Yazarlar

Ahmet KEKEÇ

Ahmet KEKEÇ

akekec@stargazete.com

Türk halkı neden AB’yi istemiyor?

Ahmet KEKEÇ tüm yazıları

Bu sorunun bir tek cevabı var: “İstemiyor... Çünkü daha fazla aşağılanmak istemiyor.”

Eşit ortaklığı temel almış üyeliğe herhangi bir itiraz yok. Ama mevcut tutumu ve çifte standartlı politikalarıyla AB, Türk halkı için artık “hedef” olmaktan çok uzak. 

Bir araştırma kuruluşunun anketine göre, vatandaşların yüzde 52’si AB’ye olumsuz bakıyor. Yüzde 68’i de, “AB’nin Türkiye’ye karşı tutumunun değişmeyeceğini” düşünüyor. 

Geçtiğimiz aylar içinde bir rapor yayınlandı. AB’nin 2018 Türkiye İlerleme Raporu

Kimse oralı olmadı. 

Muhalefet cephesinden (özellikle CHP’nin konsolosluktan dönme milletvekili tarafından) “AB müzakere süreci başladığından bu yana en sert rapor. Bu rapor, bu hükümetle bir şey olmayacağına ilişkin rapordur...” gibilerden yalan yanlış açıklamalar yapılı ama dönüp bakan olmadı. 

Konu Türkiye’de tartışılmadı bile... 

Evet, en sert rapordu. 

Bu rapora bakarak, AB’yle ilişkilerin neresinde olduğumuzu, tam üyelik konusunda ne kadar ilerleme kaydettiğimizi ve AB ülkelerinin bize nasıl baktığını (yani oralarda nasıl göründüğümüzü) öğrenecektik. 

Bir tür karne, kanaat notu ya da tespitler listesiydi... 

Nedense, umursamadık bile... 

Neden acaba? 

Bunun nedeni üzerinde, Türkiye değil, öncelikle Türkiye’yi alma niyeti olmadığı halde “alacakmış gibi yapıp” üzerimizde tahakküm kurmaya çalışan AB ülkeleri düşünmelidir. 

Hemen söyleyelim: 

Karnemiz kırıklarla dolu. 

Ne yaparsak yapalım, hangi yasaları çıkarırsak çıkaralım, hangi tavizleri verirsek verelim, kendimizi bir türlü AB’ye beğendiremiyoruz. 

İlişkilerin “çok çok iyi” olduğu dönemlerde de (“Avrupa Birliği bizim için her şeydir, biz AB’siz yapamayız” diyenlerin Cumhurbaşkanlığı yaptığı ve AK Parti karar mekanizmalarında yer aldığı dönemlerde de) kendimizi beğendiremiyorduk. 

Bütün ev ödevlerini bihakkın yerine getirsek bile, önerilen şey, eşitlik temelinden uzak bir ortaklıktı... “Cicim aylarını” yaşadığımız dönemde bunu açıkça dile getiriyorlardı zaten. “Tam üye değil de, ayrıcalıklı ortak olabilirsiniz” diyorlardı. 

Daha doğrusu şu: 

Gümrük Birliği’nden kaynaklanan “yükümlülüklerimizi” ve mali yükümlülüklerimizi yerine getireceğiz, karşılıklı ticari anlaşmalara sadık kalacağız, AB vatandaşlarına tanıdığımız imtiyaz ve kolaylıkların devamını sağlayacağız; kısacası “AB ülkelerine para kazandırmaya” devam edeceğiz ama “tam üye” olamayacağız, tam üyelikten kaynaklanacak imkânlardan faydalanamayacağız. 

Bunun karşılığında, onlar partner (ticari partner) sıfatımızı lütfen kabul edecekler ve AB’nin siyasi yörüngesinde kalmamıza (yine lütfen) izin verecekler. 

En iyi dönemlerimizde bize önerdikleri “statü” böyle bir şeydi. 

Kaldı ki, tam ve eşit ortaklığa izin çıksa bile, mevcut üyelerden birinin durumumuzu tartışmaya açması, yani adaylığımızı referanduma götürmesi, “ortaklığı” külliyen ortadan kaldırıyor. 

Diyelim ki “Kıbrıs Rum Kesimi” ya da “Avusturya” konuyu referanduma götürdü ve “hayır” kararı çıkarttı... 

Üye olamıyoruz. 

Üye olamadığımız gibi, ticari ortaklıktan elde ettikleri, yani sırtımızdan kazandıkları da yanlarına kâr kalıyor. 

Bu aleni saygısızlığa (hatta terbiyesizliğe) rağmen AB’ye “evet” diyecek, ülkenin yönetimini Brüksel’e teslim edecek halimiz yok. 

Mahut “ilerleme raporu” işte bu nedenle tartışılmadı. 

Konu, bu nedenle siyasetin gündeminde yer almadı.