Cüneyd Altıparmak
Cüneyd Altıparmak
Tüm Yazıları

Uluslararası hukuk ilga!

Hukukun uluslararası alanda çoğu zaman iyi niyet belgelerinden öteye geçemediği bir evredeyiz. Normlar var, sözleşmeler var, hatta güçlü bir hukuk dili de var; ancak güç ilişkileri devreye girdiğinde bu normların çoğu zaman askıya alındığını görüyoruz.

İran'a yönelik son saldırılar da bu gerçeğin yeni bir örneği olarak karşımıza çıktı. Olayların gelişimi ve ileri sürülen gerekçeler incelendiğinde, yapılan müdahalenin uluslararası hukuk bakımından bir dayanağı yok. Mesele hukuk çerçevesinde değil, güç dengeleri çerçevesinde şekilleniyor.

İRAN'A YAPILAN HUKUKSUZLUKTUR

İran'ın Türkiye ile ilişkileri her zaman sorunsuz olmadı. Bölgesel rekabet, farklı jeopolitik tercihler ve zaman zaman karşı karşıya geldiğimiz politikalar bu gerçeğin bir parçasıdır.

Uluslararası hukuk, devletlerin birbirleriyle olan siyasi anlaşmazlıklarından bağımsız olarak bazı temel ilkeler ortaya koyar. Bunların başında egemenlik ilkesi, toprak bütünlüğü ve halkların kendi kaderini tayin hakkı gelir.

Türkiye'nin İran ile siyasi veya stratejik görüş ayrılıkları bulunsa bile, meseleye ilkesel bakmak zorundayız. Komşu bir devletin egemenliğini hedef alan bu tür müdahalelerin hukuken meşru olduğunu söylemek mümkün değil...

İran'ın kendisine yönelen saldırılara karşı verdiği karşılık da uluslararası hukuk bakımından meşru müdafaa tartışması çerçevesinde değerlendirilmek durumunda.

İran'ın saldırının kaynağı olarak gördüğü askeri hedeflere yönelik misillemeleri BM Şartı 51. Madde çerçevesinde ele alınmalı.

RİSK BÜYÜRSE

İran'a yönelik saldırıların sürmesi ve buna hızlı, çoğu zaman asimetrik karşılıklar vermesi bölgesel gerilimi tırmandırma potansiyeline sahip... Saldırıların şiddetlenmesi, tepkinin de artmasına evrilirse iş kontrolden çıkabilir. Özellikle operasyon hatalarının üçüncü ülkeleri angajmana sürüklemesi halinde, bölgesel bir krizin kontrol edilemeyen bir savaşa dönüşmesi ihtimali ortaya çıkar.

İŞİN ASLI FARKLI MI?

Gelişmeleri yalnızca İran–İsrail hattında okumak ise eksik bir değerlendirme olur. Çünkü olayların arka planında daha geniş bir jeopolitik rekabet bulunuyor.

ABD'nin son yıllardaki temel stratejik önceliğinin Çin'in küresel ekonomik ve jeopolitik etkisini sınırlamak olduğu açıkça görülüyor. Bu stratejinin iki temel aracı var:

-Çin'in enerji tedarik zincirini etkileyen ülkelere müdahale etmek

-Küresel ticaret yollarını yeniden şekillendirmek

Bu noktada Hürmüz Boğazı, Süveyş Kanalı ve Panama Kanalı gibi kritik geçiş hatlarının kontrolü büyük önem kazanıyor. İran ve Venezuela'nın ortak özelliği de tam olarak burada ortaya çıkıyor zaten.

TERÖRSÜZ BÖLGE ARAYIŞI

Bölge uzun zamandır çatışmaların ve vekalet savaşlarının sahnesi.

Son otuz yılın değişmeyen hikâyesi de bu zaten.

Türkiye'nin bugün bulunduğu yer, geçmişe kıyasla farklı bir tablo ortaya koyuyor.

Bu fark yalnızca savunma sanayiindeki gelişmelerle açıklanamaz.

Diplomatik kapasitenin artması, ekonomik dönüşüm ve bölgesel krizleri yönetme becerisi de bu tabloya dahil.

Böylesi bir ortamda Türkiye'nin ortaya koyduğu "Terörsüz Türkiye" yaklaşımı yalnızca iç güvenlik meselesi olarak görülmemeli.

Aslında bu yaklaşım, devletlerin terör örgütleri üzerinden yürüttüğü vekalet savaşlarının sona erdirilmesine yönelik daha geniş bir stratejinin parçası olarak da okunabilir.

Bugün yaşanan krizler, bu tür girişimlerin ne kadar kritik olduğunu bir kez daha gösteriyor.

SAVAŞIN YENİ MEKÂNI

Modern savaşların sadece kara, hava ve denizde gerçekleşmediği artık açık.

Bugün çatışmaların önemli bir kısmı bilgi alanında yaşanıyor. Bu nedenle bazı strateji literatürlerinde buna "sekizinci cephe" adı veriliyor.

Sosyal medya, dijital platformlar ve bilgi akışı artık doğrudan savaşın bir parçası.

Bu nedenle hem bilgi üretirken hem de tüketirken daha dikkatli olmak gerekiyor. Özellikle bölgesel krizler sırasında yayılan dezenformasyon, toplumların algısını yönlendirme amacı taşıyabiliyor.

İsrail Başbakanının dijital alanda özel bir mücadele yürütüldüğünü açıklaması da bu gerçeği doğrular nitelikte. Dolayısıyla bu dönemde en önemli sorulardan biri şu:

Neyin haber olduğu kadar, kimin haberci olduğu da sorgulanmak zorunda.

İNCİRLİK ÜSSÜ TARTIŞMASI

Tam da bu hassas atmosferde Türkiye'de dikkat çeken bir olay yaşandı.

Kenan Şener hakkında, üs çevresinden yapılan sosyal medya paylaşımları ve canlı yayın nedeniyle soruşturma başlatıldı. Soruşturma, 2565 sayılı Askeri Yasak Bölgeler ve Güvenlik Bölgeleri Kanunu kapsamında Adana Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından yürütülüyor.

Soruşturma yalnızca Şener ile sınırlı kalmadı; birlikte bulunan bazı kişiler de ifadeye çağrıldı. İşlemler sonrasında ilgili isimler adli kontrol şartıyla serbest bırakıldı ve haklarında yurt dışı yasağı ile haftalık imza yükümlülüğü getirildi.

Bu olay bir kez daha iki önemli değerin kesişim noktasını gündeme taşıdı: Basın özgürlüğü ve ulusal güvenlik.

Kanunun 7. maddesi açık bir yasak içeriyor:

"Askerî yasak bölgelerde fotoğraf ve film çekilmesi, harita veya kroki hazırlanması, not alınması ya da güvenlik tedbirlerini açıklayabilecek cihazların kullanılması yetkili kişiler dışında yasaktır."

Mesele yalnızca "suç var mı yok mu" sorusuyla sınırlı değil.

Aynı zamanda şu soruyu da sormak gerekiyor:

Böylesi kritik dönemlerde her bilgi, her görüntü ve her paylaşım gerçekten haber değeri taşır mı?