
45 sonrası ABD'nin kurduğu sistem, bizzat kurucu irade tarafından çökertiliyor.
Başka?
Hani uluslararası hukuk deniliyor ya! Avrupa denge sisteminin temelini oluşturan Westphalia düzeni yine ABD tarafından yıkılıyor!
En önemlisi...
Şimdiye kadar konjonktürel çevrimlerle kendini yenileyen kapitalizm, bu sefer, en azından metropol düzeni içinde üretimle kendini yenileme krizi yaşıyor.
Venezuela gailesinden sonra herkes dut yemiş bülbüle döndü.
"Sıra İran'a geldi" diyenlerin sayısı az değil. Ama kimse İran'ın sisteme maliyetini konuşmuyor.
Böyle bir anaforda hâlâ "ABD büyük bir kriz yaşıyor..." demenin ne âlemi var, değil mi?
Ezber ezber ezber!
Korku böyle bir şey işte.
Tam yerinde bir hatıra düştü yadıma...
Gençlik yılları... Kötü bir günün ardından, alacakaranlıkta, söz dönüp dolaşıp büyük kıyamet meselesine geldi. Hiç unutmam... Yanımızda Nevşehir'in köylüğünden bir ağabey vardı. Sessizdi, daha çok dinliyordu. Arkadaşlar art arda ayetleri, hadisleri, âlim sözlerini sıraladıkça kayıtsızlık yerini korkuya bıraktı. Yüksek binalar, toplumsal çözülme, ahlaki yozlaşma derken "aslında tam kıyametin ortasındayız" cümlesi zuhur etti. O an misafirimiz dayanamadı. Yüzünde biriken öfkeyle patladı: "Benim borç dağı aştı, bir de kıyameti çıkarmayın başıma."
Şimdi bakıyorum da biz tarihe dalıp çöken imparatorlukların alametlerinin zuhur ettiğini söyledikçe birilerinde benzer korku.
Kolay değil tabii... Ezberin uyuşturduğu beyinlerin hakikatle yüzleşmesi.
Ukala saymayın bizi lütfen. Son olayı mutlak karine zannede zannede buraya geldik ya... Tarihin dışına sürülmek de cabası.
Bıkmadık mı? Vallahi ben bıktım, usandım.
Son zamanlarda Roma'nın ve imparatorlukların çöküşü üzerine kitaplar, makaleler o kadar çoğaldı ki, kimsenin buna tahammülü yok tabii.
"Çöküşün oluşturacağı obruğun içine yuvarlanıverirsek ne yaparız?"
Ya obruğun içinde debelenip duruyorsak?
Vallahi Amerika'da decline sözü o kadar çok kullanılıyor ki...
Metropolde işlerin karışık olduğunu söyleyen o kadar çok ki...
Ama "çare yok" diyenler de çok.
Teolojik yaklaşımlar her geçen gün artıyor.
Siyonist renge bürünmüş neo-conların saçma sapan Haçlı Seferleri teorilerine bakmanız yeterli.
Oysa veriler net...
Borç rakamları ortada. Faiz yükü ortada. Üretimin payı, finansın şişkinliği ortada. Sanayi altyapısının erimesi, tedarik zincirlerinin kırılganlığı, enerji denklemindeki panik... Hepsi tabloda. Üstelik bunlar muhaliflerin, "Amerika karşıtlarının" iddiası da değil artık. Bizzat sistemin içinden, merkezden, metropolden gelen itiraflar.
Ama işte tam burada tuhaf bir şey oluyor. Veriler konuşunca susuluyor. Grafikler yükseldikçe gözler yere bakıyor. Çünkü mesele artık bilgi meselesi değil; mesele psikolojik eşik. Bir imparatorluğun çöktüğünü kabul etmek, sadece jeopolitik bir tespit değildir. Zihinsel bir kopuştur. Konfor alanının yıkılmasıdır. "Buna göre konum almalıyım" demek zorunda kalmaktır.
O yüzden herkes aynı cümleye sığınıyor:
"Evet kriz var ama Amerika çöker mi, o kadar da değil."
Roma da "o kadar da değil" denilerek çöktü.
İspanya da, Hollanda da, Britanya da aynı.
Hiçbiri bir sabah uyandığında imparatorluğunu kaybetmedi. Hepsi önce hikâyesini kaybetti. Meşruiyetini, hukuk koyabilme kabiliyetini, düzen kurma kapasitesini... Sonra da borçlarını yönetemez hâle geldi. Askerî güç, bu çöküşü durdurmadı; sadece gürültüsünü artırdı.
Bugün ABD'nin yaptığı da bu. Gürültü. Venezuela'da, İran tehdidinde, Çin'le gerilimde, Rusya dosyasında... Hepsi aynı refleksin ürünü: Zaman kazanmak. Çöküşü ertelemek. Bedeli başkalarına ödetmek.