
Son dönemde hem Avrupa'da hem Orta Doğu'da yaşanan gelişmeler, küresel siyaseti tanımlamak için kullandığımız kavramların yetersiz kaldığını gösteriyor. "Rekabet", "kriz" ya da "gerilim" gibi ifadeler, bugün yaşananları tarif etmekte giderek hafif kalıyor. Bunun yerine, askeri güç, diplomasi, ekonomi, algı yönetimi ve hukuk alanlarının aynı anda devrede olduğu hibrit bir mücadele düzeni ile karşı karşıyayız.
Bu yeni düzen, yalnızca savaş ve barış arasındaki gri alanı genişletmiyor; aynı zamanda güvenliğin kendisini kalıcı bir siyasal araç hâline getiriyor. ABD–İran görüşmeleri, bu açıdan bakıldığında, bir nükleer dosyanın ötesini temsil etmekte.
ABD'nin İran'a yaklaşımı, "sorunu çözme" stratejisinden çok bölgeyi ve olası tehdidi kontrol altında tutma anlayışına dayanıyor. Diplomasi masası açık tutuluyor, ancak askeri tehdit, yaptırımlar ve sert söylem eş zamanlı olarak devam ediyor. Bu durum, güvenlikleştirme kavramının sınırlarını da tartışmaya açıyor.
İran dosyası, artık geçici önlemler alınan bir alan değil. Aksine sürekli bir tedirginlik düzeninin parçası. Tehdit ortadan kaldırılmıyor, yönetiliyor. Bu da müzakerenin barış üretmekten çok zaman kazanma ve alan tutma işlevi gördüğünü düşündürüyor.
İran'ın askeri kapasitesi etrafında dönen tartışmalar da bu çerçevede okunmalı. Füze ve savunma sistemleri üzerinden yürütülen söylem, teknik bir askeri analizden ziyade karşı tarafın karar alma süreçlerini baskılamayı hedefleyen psikolojik bir caydırıcılık unsuru olarak öne çıkıyor.
ABD–İran gerilimi, zannedildiği gibi tek başına Orta Doğu'ya özgü bir dosya değil. Avrupa'da Ukrayna savaşı üzerinden yaşananlar ve Münih Güvenlik Konferansı'nda dile getirilen kaygılarla birlikte okunduğunda, daha geniş bir stratejik çerçeve ortaya çıkıyor. ABD, farklı coğrafyalarda kontrollü kırılganlıklar yaratarak müttefiklerini güvenlik şemsiyesi altında tutarken asıl odağını Asya-Pasifik'e ve Çin'e yöneltiyor.
Bu tabloda Avrupa, artan savunma harcamalarına rağmen ABD'ye daha bağımlı hâle gelirken Orta Doğu, kalıcı gerilimler üzerinden yönetilen bir denge alanına dönüşüyor. Diplomasi var, ama çözüm yok. Caydırıcılık var, ama istikrar yok.
Türkiye açısından bakıldığında ise bu hibrit düzen, klasik ittifak şemalarının ötesinde bir manevra alanı açıyor. Krizleri yönetebilme kapasitesi ve çoklu diplomasi kanalları, Türkiye'yi NATO'nun güneydoğu kanadındaki rolünden çıkararak Orta Doğu – Kafkasya – Balkanlar ekseninde denge kurabilen bir aktör hâline getiriyor.
Bugün ABD–İran hattında yaşananlar, geçici bir krizden çok, hibrit savaş çağının kalıcı dinamiklerine işaret ediyor. Güvenlik artık bir hedef değil, bir araç. Diplomasi ise artık profesyonellerin mesleği olmaktan çıkarak iş adamlarının şirket krizlerini çözer gibi masaya yatırdığı bir dünyaya dönüyor.
Esas mesele şu:
Bu düzen geçici bir ara dönem mi, yoksa küresel sistemin yeni normali mi?
Bu sorunun cevabı, yalnızca Vaşington ya da Tahran'da değil; Avrupa'nın kırılganlığında, Orta Doğu'daki belirsizlikte ve yükselen Asya-Pasifik rekabetinde gizli.