Faik Tanrıkulu
Faik Tanrıkulu
Tüm Yazıları

Yıkımın eşiğinde yeni bir dünya: Münih Güvenlik Konferansı

Şubat 2026 Münih Güvenlik Konferansı'nda verilen mesajlar dikkat çekiciydi. Alman Şansölyesi Merz, "Onlarca yıldır var olan dünya düzeni artık yok" dedi. Fransa Cumhurbaşkanı Macron, Avrupa'nın savaşa hazırlanması gerektiğini vurguladı. ABD Dışişleri Bakanı Rubio ise "Eski dünya gitti" ifadesini kullandı. Aynı hafta, farklı başkentlerden gelen üç lider, aynı gerçeği dile getiriyordu: 1945 sonrası kurulan düzen çözülüyor.

Münih Güvenlik Raporu 2026 bu tabloyu "Yıkım altında" başlığıyla analiz ediyor. Rapora göre dünya, reform ve iyileştirme arayışından uzaklaşıp "yıkım siyaseti"nin hâkim olduğu yeni bir döneme girmiş durumda. Kurumsal ataleti kırma iddiasıyla hareket eden siyasi liderler, mevcut uluslararası mimariyi bir yük olarak görüyor. Çok taraflılık yerine ikili pazarlıklar; kurallara dayalı düzen yerine güç merkezli bir anlayış öne çıkıyor.

Bu kırılmayı anlamak için Ray Dalio'nun "Büyük Döngü" teorisi dikkat çekici bir çerçeve sunuyor. Dalio'ya göre büyük güçler altı aşamalı bir döngüden geçer. 1945 sonrası düzen, birinci aşamanın tipik örneğiydi: Savaş bitmiş, kazananlar kuralları koymuş, Birleşmiş Milletler, NATO ve Bretton Woods kurumları inşa edilmişti. Ardından refah ve genişleme dönemi geldi. Ancak zamanla rekabet arttı, ekonomik ve jeopolitik gerilimler yoğunlaştı. Dalio bugün altıncı aşamada olduğumuzu savunuyor: Kuralların zayıfladığı, gücün belirleyici olduğu bir dönem.

Gerçekten de son yıllardaki gelişmeler bu tezi destekler nitelikte. ABD ile Çin arasında 2018'den beri süren ticaret savaşları, teknoloji alanındaki yaptırımlar, yarı iletken kısıtlamaları ve sermaye piyasalarına erişim sınırlamaları ekonomik rekabeti açık bir güç mücadelesine dönüştürdü. Jeopolitik düzlemde Tayvan, Güney Çin Denizi ve Hint-Pasifik hattı birer gerilim merkezine dönüştü. Askerî çatışma henüz yaşanmadı; ancak ekonomik, teknolojik ve finansal savaşın tüm unsurları aktif durumda.

1930'larla paralellik kuranlar da var. O dönemde ekonomik kriz, ticaret savaşlarını tetiklemiş; ardından jeopolitik genişleme hamleleri ve yaptırımlar gelmişti. Nihayetinde askeri savaş kaçınılmaz hale gelmişti. Bugün de küresel ekonomi jeopolitik hesapların gölgesinde şekilleniyor. IMF büyüme tahminlerini aşağı çekiyor, ticaret savaşları riski hem G7 hem de yükselen ekonomiler için en üst sıralarda yer alıyor. Kurumsal güven erozyona uğruyor.

Avrupa cephesinde tablo karmaşık. ABD'nin güvenlik şemsiyesine olan bağımlılık sorgulanıyor. NATO içinde savunma harcamalarının artırılması yönünde baskı artarken, ABD'nin değişken sinyalleri Avrupa başkentlerinde güvensizlik yaratıyor. Rusya'nın Ukrayna'da inisiyatifi yeniden kazanma ihtimali, Baltık ve Doğu Avrupa'da alarm zillerini çaldırıyor. Avrupa, bir yandan Washington'u angaje tutmaya çalışırken diğer yandan stratejik özerklik arayışını hızlandırıyor.

Hint-Pasifik'te ise Çin'in ekonomik ağırlığı ve askerî kapasitesi belirgin biçimde artmış durumda. Bölge ülkeleri, ABD'nin taahhütlerine dair şüpheler nedeniyle "hedging" stratejileri geliştiriyor; yani riskleri dağıtmak için hem Washington hem Pekin ile ilişkilerini dengelemeye çalışıyor. Güney Kore'de nükleer silahlanma desteğinin yükselmesi, Japonya ve Tayvan'ın savunma bütçelerini artırması bu belirsizliğin yansıması.

Küresel kalkınma ve insani yardım sistemleri de bu dönüşümden nasibini alıyor. Geleneksel donörlerin bütçeleri savunmaya kaydırması, Resmi Kalkınma Yardımı'ndaki düşüş ve çok taraflı kurumların finansman krizleri, 2030 hedeflerinin ciddi biçimde tehlikede olduğunu gösteriyor. Meşruiyet krizi derinleşirken, kurallara dayalı düzeni savunan aktörler yeni koalisyonlar oluşturmaya çalışıyor.

Peki gerçekten "orman kanunu"na mı giriyoruz? Dalio'nun uyarısı net: Savaşlar planlandığı gibi gitmez ve sonuçları tahmin edilenden çok daha yıkıcı olur. Bu nedenle ilk dört savaş türü—ticaret, teknoloji, sermaye ve jeopolitik rekabet—askeri çatışmaya dönüşmeden yönetilebilmelidir. Empati, kırmızı çizgilerin netliği, önceliklerin takası ve gücün ölçülü kullanımı olası bir felaketi engelleyebilir.

Münih'te verilen mesajlar ve Dalio'nun tarihsel perspektifi, küresel düzenin kırılganlığını açıkça ortaya koyuyor. Ancak tarihin tekerrür etmesi zorunlu değil. Büyük güçlerin rekabeti kaçınılmaz olabilir; fakat bunun nasıl yönetileceği siyasi liderliğin niteliğine bağlıdır. Kuralların aşındığı bir dönemde, yeni bir denge inşa edilebilir mi? Yoksa 1930'ların gölgesi gerçekten geri mi dönüyor?

Dünya kritik bir eşikte. Sorun, düzenin değişip değişmeyeceği değil; değişimin yıkım mı yoksa kontrollü bir yeniden yapılanma mı getireceğidir. Bu tercih, yalnızca büyük güçlerin değil, tüm uluslararası toplumun geleceğini belirleyecek.