
Aslında, 11 Şubat Çarşamba günü yazımda, Yunanistan Başbakanı Kiryakos Miçotakis'in geçen hafta yayınlanan bir röportajında söylediklerine değinecektim.
Ancak, o yazıyı yazdığım saatlerde, Başkan Erdoğan'ın Miçotakis'i görüşmek üzere 11 Şubat günü Ankara'ya davet ettiği açıklanınca, -aynı gün ev sahibi ülkenin medyasında yayınlanacak bir eleştiri yazısının- herhangi bir resmî sıfatı olmayan bir kalem tarafından yazılmış olsa bile, yanlış yorumlamalara yol açabileceğini düşünerek vazgeçtim.. Yoksa, ona, geçen sene Amerikan Kongresi'nde alkışlar arasında yaptığı konuşmada, 'Bizans'ın acılarına son verelim!' gibi cümlelerle neyi anlatmak istediğini veya Yunan Savunma Bakanı Dendias ve bazı yüksek rütbeli komutanların, 'Bosfor'daki köprülerin bir füzelik işi var..' gibi çılgınca beyanlarına karşı, 'Öyle bir durumda Atina'nın ne olacağını da düşünmeniz gerek..' diyerek, kendisinin Bakanlarını veya komutanlarını ikaz edip etmediğini sormak istiyordum.
*
Avrupalıların isimlendirmesiyle Griechenland /Grekler ülkesi- ya da kendi isimlendirmeleriyle ('Helen'lerin ülkesi) mânasına gelen 'Helas' diye anılan Yunanistan, Miladî takvimle 1360'lardan 1820'lere kadar yaklaşık 450 yıl Osmanlı yönetimi aracılığıyla Müslümanların elinde kalmıştır. Ve Atina'ya antik çağlardaki yapısına uygun olarak 'Medine-t-ul'Hukemâ' (Hikmetli insanlar şehri..) denilirdi..
*
Değil 400-450 yıl, hattâ 50 yıldan fazla sömürge hayatı yaşayan ülkeler ve halkların tabiî özelliklerini yitirdikleri bilinen bir gerçektir.. Ama, diğer Balkan halkları gibi Yunanlılar da, o uzun asırlara rağmen, dinlerini, dillerini, alfabelerini ve kültürlerini ve yaşayış tarzlarını unutmamışlardı.. Bu, onların direnişinin veya Osmanlı yönetim tarzının lûtufkârlığının sonucu değil; İslam'ın, başka toplumlara zorla kabul ettirilmesine yolu, 'Dinde zorlama yoktur..' hükmüyle tıkamış olmasının sonucu idi.. Bu ince noktayı Yunan tarihçileri ve kezâ bazı Sırb ve Macar tarihçileri de itiraf etmiş ve 'Müslümanların asırlarca süren hâkimiyetleri, sömürgecilik sistemlerindeki usûllere göre tesis edilseydi, geride ne Kilise hâkimiyeti ve ne de etnik diller kalırdı' demişlerdir.
*
Miçotakis' iki hafta kadar önceki o röportajında; Ege Denizi ve 'adalar'ı ve , o adaların silahlandırılması; Yunanistan'ın kıt'a sahanlığını 12 mil'e çıkarmaya kararlı oldukları ve Kıbrıs ve 2 ülke arasında Doğu Akdeniz'deki münhasır ekonomik bölgelerin belirlenmesi gibi konuları zikrediyor ve Ege'de ismen belirtilmeyen yüzlerce ada ve adacıkların statüsü ve Türkiye ile Ege ve Doğu Akdeniz'de 'deniz yetki sınırları'nın belirlenmesi olduğunu, adaların askerî statüsü veya konusunda da hiçbir zaman görüşmeyeceğini vurguluyordu; bu konular taraflar arasında diplomasi yoluyla halledilemezse, devreye hemen 'casus belli' teriminin girivereceği endişesini de dile getirerek..
Türkçe okunuşu 'kaasus belli' şeklinde olan bu lâtince 'casus belli' terimi, ilk planda Türkçe zannedilip yanlış da anlaşılabiliyor. Halbuki bu Latince 'casus belli' teriminin Türkçesi, 'savaş sebebi' demektir; Türkçedeki casus veya casusluk kelimeleriyle ilgisi yoktur ve diplomatik görüşmelerde çözüme ulaşılamazsa, bu deyim devreye giriverir.
Miçotakis, 'Türkiye'yle Yunanistan arasındaki ilişkiler üzerine medya mensuplarınca kendisine yöneltilen bir soruya cevaben, Ankara'ya gelmeden önce, 'Bugün, iki ülke arasındaki bir sıkıntı meydana geldiğinde, takib edilen siyaset, bir 'Liderler siyaseti'dir ve taraflar bu gibi rahatsızlık konularını kendi aralarında görüşüp hallederler' diyordu, özetle.. Yani, emperial medya organlarının köpürtmeye iştahlı oldukları 'casus belli' /savaş sebebi' teriminden, sorumlu ve temkinli bir lider olarak kaçınmak gerektiğini iyi biliyordu. Ama, sıkıntılı problemleri yine de dile getiriyordu..
Başkan Erdoğan, programda yokken, Miçotakis'i işte böyle bir havada Ankara'ya davet etti ve görüşme sonrası yapılan açıklamalar, nisbeten ılımlı sayılabilir.. Nitekim, Yunan medyası ikili müzakerelerin oldukça ılımlı geçtiği yorumlarını bir müjde havasında veriyorlardı..
Başkan Erdoğan ile Miçotakis'in Ankara'da gerçekleştirdiği görüşmenin ve Yunan medyasında Erdoğan'ın misafirperverliğini ve görüşme boyunca sergilenen yapıcı üsluba dikkat çekilmesi ve Ankara'daki zirveyi "tarihî rakipler arasında yumuşama" ve "dialog dönemi" başlıklarıyla duyurması ilgi çekiciydi. Kezâ, Miçotakis'in "İlişkilerimize yönelik her türlü tehdidi ortadan kaldırmanın zamanı geldi" sözlerine yer verilen haberde, Başkan Erdoğan'ın da "İyi niyetle, çözümsüz mesele yok" dediği bildirildi. Miçotakis'in Ankara ziyaretinde hedefinin "derin sulara girmeden, sâkin sularda yüzmeye devam " düşüncesinde olduğu görüşü hâkimdi. Anlaşılıyor ki, 2027 yılında yapılacak olan Yunan Genel Seçimleri'ne kadar Miçotakis, Türkiye ile ilişkilerde muhtemel krizler yaşanmasından kaçınmak istiyor; en azından bir seçim yenilgisi tadmamak için..
Türkiye ve Yunanistan'ın Kıbrıs ve Gazze gibi konularda derin görüş ayrılıkları bulunuyor. Yunanistan, Kıbrıs konusunda iki ayrı devlet formülüne karşı çıkıyor.
Miçotakis'in son açıklamasında Ege'de 12 milin "vazgeçilmez" olduğu yönündeki ifadeleri Ankara'da tepkiyle karşılanmıştı..
Denilebilir ki, Erdoğan belki de Miçotakis'i bu sözleri üzerine davet etmiş ve Ege Denizi'nde karasularının 12 mile çıkarılması söylemlerine ilişkin Türkiye'nin tutumunun net olduğu vurgulanmış ve "Bu yaklaşım uluslararası hukuka aykırılığı' da belirtilmiştir.
Gazze'de ve İsrail rejiminin bölgedeki hemen hemen bütün askerî düzenleme veya saldırılarında açık bir şekilde İsrail'i destekleyen Yunanistan, bölgede Türkiye'nin etkisini kırmaya yönelik olarak, başta savunma işbirliği olmak üzere, İsrail ile, çok yakın ilişkiler de kurmuş bulunuyor..
Denilebilir ki, Miçotakis ve Yunanistan, sırtını Avrupa'ya dayamadıkça, burada iyi komşuluk ilişkilerine riayet eden bir Türkiye ile barış içinde yaşayabilir; ama, geçmişte yaptığı gibi yine, AB ve Amerika kongrelerinde, parlamentolarında onların alkış desteğiyle siyasetler geliştirmeye devam ederlerse, Türkiye'yle iyi ilişkiler kurmak hakkını yitirmiş olur.. Bizden söylemesi..
*
1-2 NOT: 1-Bir ülkede Cumhurbaşkanı, kanunlar çerçevesi içinde yetkisini kullanırken, kendi yakın çalışma arkadaşlarını, elbette tanıdığı ve liyakatlerine güvendiği kişilerden seçer. Ama, bazıları bundan memnun olmayabilir. Bir Başkan da, sırf başkalarının tepkisini çekmeyecek kimseleri seçmeye özen gösterirse, iradesini dış etkenlerin rüzgarına açık hale getirmiş olur.
(Denilir ki, Osmanlının sondan ikinci padişahı, Sultan Reşad, zayıf iradeli birisiydi ve fermanlarını yazmadan önce, 'Enver ve Tal'at ne der? ' dermiş.. Öyle bir durumda, eleştirilecek olan, Padişah mıdır, yoksa o zaaf gösterimini devlete yansıtmamak adına diyerek de olsa faydalananlar mı?
Muhalif görüşler elbette dinlenir ve amma, muhalefetin itirazlarından korkanlar, o zaman, halka karşı sorumluluğunu yerine getirmeyip, bir takım muhalefet ve sair güç odaklarının oynattığı bir duruma düşmez mi?
Başkan Erdoğan, Adalet ve İçişleri Bakanları'nı değiştirdi ve yenilerini vazifelendirdi.. Bu tamamiyle tabî bir prosedür içinde olmuştur..
Yeni bakanlar gelmesinden veya bazı bakanların değiştirilmesinden memnun olanlar veya olmayanlar olabilir.. Şahsen de Ali Yerlikaya'yı İçişleri'nde başarılı bulan birisiydim. İnşaallah Erzurum Valiliği'nden İçişleri Bakanlığı'na getirilen Mustafa Çiftçi Bey de başarılı olur..
Ama, İstanbul Başsavcılığı'ndan Adalet Bakanlığı'na getirilen Akın Gürlek, başta, Ana Muhalefet Partisi olmak üzere bazı malûm çevrelerce eleştirilen veya sevilmeyen, şimşekleri üzerine çeken birisi olduğu anlaşılıyordu.. Ama, Akın Bey böyle diye, hemen hakaretler mi olmalı?
Nitekim, bu vazifelendirmeden rahatsız eden bazı kişiler, yeni Bakan için hışımlarının sosyal medya üzerinden çirkin kelimelerle dile getirmişler.. Bir takım makamlara yapılan tâyinlere itiraz, her zaman ve her yerde olur, ama, hemen galiz kelimelerle hakaret ve küfürler etmek şerefli bir insana yakışır mı?
Geçtiğimiz günlerde de Keçiören Belediye Başkanı Mes'ûd Özarslan'ın CHP'den istifa etmesi üzerine, Ana Muhalefet Partisi Başkanı olan ÖÖ'nün o kişiye hemen en ağır hakaret sözlerini yazdığı mesajlar göndermesine rağmen, o Gen. Başkan unvanlı kişinin o 'p.ç' ve benzeri kelimeleri hakaret saymaması karşısında susmayı tercih etmek en doğrusu olsa gerek.. Aksi halde, ilk hakareti yapanla arada bir fark kalmaz..
2- Meclis'te yeni Bakanların işe başlamaları için, m.vekillerinin de yapması kanunen dayatılan yemini etmeleri gerekiyor..
Ama o da ne?
Ana Muhalefet m.vekilleri, kürsüyü işgal ederek bu yemini önlemeye kalkıştılar ve o işgali kırmak için, esaslı kavgalar oldu..
Dünya parlamentolarından bazı sahneleri zevkle seyredenler, bu kez de, Türkiye'deki Meclis'in 'demokratik çalışmasını yansıtan sahneleri' zevkle seyretmiş olmalılar.. Daha da tuhaf olan ise, Ana Muhalefet Partisi'nin, o saldırganlıklarının kırılması üzerine çıkan kavgada yedikleri dayağın suçunu iktidar partisi üzerine atması, mantıkî hiçbir tutarlılığı olmayan bir hezeyan beyanıdır. Üstelik de kendilerinden iki misli daha fazla olanlarla girdikleri kavgada dayak yiyeceklerini kestirememeleri ilginç bir hesap hatası olsa gerek..
O kavga sahnelerinin millete ve dünyaya verdiği mesajdan üzülmemek elde değil; ama, karşılıklı olarak dayak yiyenlere de 'âfiyet' olsun..