
Önce, 27 Nisan Çarşamba günkü yazımızda, Washington'da bir otelde 'Beyaz Saray Muhabirleri'nce verilen bir yemeğe katılan Trump'ın, silâhların patlaması üzerine, Trump ve ailesinin ve diğer yetkililerin derhal o mekândan kaçırılmasını belirtmiş ve 140-150 yıl öncelerin 'ateist' şairi Tevfik Fikret'in, 2. Abdulhamîd'e yapılmak istenen bir saldırıdan netice alınamaması üzerine, 'Ey şanlı avcı, 'dâm'ını, tuzağını bîhûde kurmadın! /Atdın, fakat; yazık ki, yazıklar ki vurmadın!' mısralarının bulunduğu şiirinin işaret ettiği tarih dönemiyle benzerlikler etrafında konuşmuştuk..
Trump, "Bu saldırı beni İran'daki savaşı kazanmaktan alıkoymayacak. Bunun bu konuyla bir ilgisi olup olmadığını bilmiyorum. Bildiklerimize dayanarak pek öyle olduğunu düşünmüyorum." ifadelerini kullandı.
*
Siyasî suikasdlerin daha bir yoğun olduğu yakın tarihi göz önünde biraz daha canlandırmaya çalışalım.
*
2.Abdulhamid'in Temmuz-1905'de Joris isimli bir ermeni anarşist tarafından vurulmak istenmesi ve ateş açılması ve amma, muvaffak olunamaması üzerine, dönemin en azılı ateistlerinden olan ve İslam ve Kur'an'a ağır bühtanları ihtiva eden şiirleriyle tanınan şair Tevfik Fikret'in, 'Ey şanlı avcu, 'dâm'ını, tuzağını beyhûde kurmadın; attın, fakat yazık ki yazılar ki vurmadın..' diyerek, suikasdçiyi övdüğü ve gelecekteki muhtemel darbecilere de peşinen yapılmış bir övgü ve başarısızlıkları halinde peşin bir teessüf mahiyetinde olan mısralarını verdiğimiz Çarşamba günkü yazının devamı mahiyetinde olan bölüme dair bir-kaç söz daha edelim..
Çünkü, yakın siyasî tarihimizin en ilginç 'dâm'larından, /tuzaklarından, suikasdlerinden birisi olan eylem, 2. Abdulhamîd'e bombalı saldırı' hadisesidir.
Belçikalı ünlü bir terörist olan Jorris'i 2. Abdulhamid'i öldürtmek için kiralayan malûm iç-düşman cephe, Sultan'ın Yıldız Camii'nde Cuma Namazı'ndan çıkarken, bir bomba ile öldürülmesi planının, önceden belirlenen çıkış zamanının 1-2 dakika gecikmesiyle, gerçekleşmediğini gören ve bu duruma hayıflanan ateist şair Tevfik Fikret işte o zaman, 'Bir Lâhza-i Teahhur '(Bir anlık gecikme) başlığıyla hem de çok diktatörce hareket ettiği söylenen Abdulhamîd Hükûmeti'nin, onun hakkında , 'suçluyu övmek' vs. gibi herhangi bir gerekçeyle kanunî takibat bile yaptırmamıştır..
*
Ama, asıl ilginç olan, herhalde, 2. Meşrutiyet ve sonrası gelişmelerle, 1923 sonrası gelişmelerin aynı çizgi ve özelliği yansıtmasıdır.
Esasen, 2. Meşrutiyet sonrası iktidarı ele geçiren İttihad -Terakkî Cemiyeti kadrolarının, daha sonra, Osmanlı'nın dağılmasını takiben yeni ismiyle Anadolu ve Rumeli Müdafai Hukuk Cemiyetleri'nin ve sonun da Cumhuriyet Halk Fırkası'na (CHP'ye) dönüşen gelişmeler içinde, değişmeyen , Avrupa'ya, galiplere benzemek isteyen eğilimlerin, maalesef, halen de etkisizleştirilememiş olması, 2 milyarı bulan dev nüfusu ve büyük imkânlarına rağmen, İslam dünyası ve Müslüman halkları için derin bir kaygı oluşturmalıdır..
*
Sultan 2. Genç Osman'ın isyancı yeniçerilerce Yedikule zindanlarına götürülerek orada boğulması; Sultan 3.Selim'in ise, 1808'deki taht kavgaları sırasında öldürülmesi çok uzakta kalmış hadiselerden değildi..
*
Tekrarlayalım ki, Osmanlı Devleti'nin son 300 yılındaki sultanları, padişahları arasında, yaşadığı çağı ve başında bulunduğu devlet mekanizmasının aksaklıklarını anlamaya kafa yoran en dikkatlilerinden olan İkinci Abdulhamîd'in ayrı bir yer vardır.
Elbette her siyasetçi veya yönetici gibi, onun da yanlışı ya da, yanlış olduğu sonradan anlaşılan bazı icraatı / uygulamaları olmuştur, vardır.
(Ama, kendisinden yüzyıl öncelerde vefat eden Birinci Abdulhamîd'i hatırlayanımız pek olmaz.. Onun da ilginç bir sima olduğunu düşünmek için; Sultan Birinci Abdulhamîd'in 1788'de Tuna kıyılarında Rusya karşısında, 30 bin kadar Osmanlı askerinin kılıçtan geçirildiği ve savaşın kaybedildiği haberini alınca, derin bir üzüntüye kapılıp felç geçirdiğini ve öylece vefat ettiğin de bu vesileyle hatırlayalım.)
*
2. Abdulhamîd'in 33 yıllık hükûmeti bütün dünya Müslümanlarını bir irade ve bayrak altında birleştirmek mânasındaki bir İslamî vahdet siyasetinin önündeki engelleri kaldırmak için çırpınmasına rağmen, o dönemin önde gelen 'Müslüman beyin'lerin bu siyasete destek vermek bir yana, bir de 2. Abdulhamîd'in en muhalifleriyle işbirliği yapmalarının mantığı, henüz de izah edilebilmiş değildir..
Kezâ, Müslüman halkımızın hâfızasında ve nezdinde ayrı bir saygın yeri bulunan M. Âkif'in Safahat'ında yer alan "Âsım" şiirinde Abdulhamîd'den, 'Yıldız'daki baykuş' olarak söz etmesini ve "Ortalık şöyle fena, böyle müzebzep işler;/ Ah o Yıldız'daki Baykuş ölüvermezse eğer,/ Âkıbet çok kötü (...) "Çoktan beridir vardı benim bir derdim; /Gideyim, zâlim'i ikaz edeyim, isterdim. / Dedim ki: Bunca zamandır nedir bu gizlenmek?/ Biraz meydana çıksan da hasbihal etsek.. / Adam mı, cin mi nesin? Yok ne bir gören, ne eden; / Ya çünkü saklanıyorsun bucak bucak bizden./ Değil mi saklanıyorsun, demek ki: Korkudasın; / Ya çünkü korkan adamlar, gerek ki saklansın. /Değil mi korkudasın, var kabahatin mutlak!" gibi şiirler yazmasını anlamak, izah ve tevil etmek zor olsa gerek.. (Kaldı ki, Âkif, Tevfik Fikret'in İslam düşmanlığına cevap veren 100 kadar mısraını, 'gelecek nesillere intikal etmesin, diyerek, Safahat'ından çıkarırken, 2. Abdulhamid aleyhindeki şiirlerini silmemiş olması, daha bir ilginçtir..)
*
Amerika'nın İran'a yönelik olarak, iki hafta öncelerde, -fiilen- ilân ettiği savaş etrafında ve benzeri saldırılarda, hangi Müslüman halk veya Müslüman coğrafyası saldırıya mâruz kalırsa, bütün Müslümanların bu gibi işgal ve saldırılara karşı topyekûn bir tutum belirlemesi sorumluluğuna önceki yazılarımızda da değinmiştik..
Bu fiilî savaş devam ediyor.
Evet, İran, ilki geçen Haziran'da ve sonuncusu da son 50 gündür olmak üzere, Amerika ve İsrail bombardıman uçaklarının ağır saldırılarına uğradı, ama, İran'ın da siyonist İsrail rejiminin büyük merkezlerinden Tel-Aviv'e fırlattığı füzelerin, havada yakalanamaması ve böylece, 'siyonist İsrail'in rejimin müthiş ve karşı konulamaz ve aşılamaz sanılan hava savunma sisteminin iş göremez hale getirilmesi', dünya kamuoyunda da şaşkınlık meydana getirmiş bulunuyor.
Bu durum karşısında, İsrail hava sahasının 'demir kubbe' denilen ve her türlü saldırıyı havada etkisiz hale getirdiği söylenen yüksek teknolojinin işe yaramaması, en çok da bizzat İsrail rejimini ve toplumunu dehşete sürüklemiş bulunuyor.
Bu durum, hele de Amerikan emperyalizmi tarafından beklenmiyordu ve ABD Başkanı çılgın Trump, bu çaresizlik karşısında, yüksek perdeden tehditlerle, İran'ı yerle bir edeceğini, yeryüzünden sileceğini söylüyor. Ama, bu tehditlerin hemen ardından da, 'İran'ın görüşmek istemesi halinde, bunu memnuniyetle karşılayacağını' ifade eden, 'Beni arayabilirler..' açıklamalarıyla başarısızlıklarını gizlemeye çalışan ilginç psikolojik savaş taktiklerine başvuruyor.
Halbuki, 19. asırda görülen sömürgecilik siyasetlerine daha net olarak dönülebileceğini anlatan bu gibi tehditler karşısında, -halklarının ekseriyeti Müslüman olduğu için- 'İslam ülkeleri' diye nitelenen ve 'İslam İşbirliği Teşkilatı' etrafında, -en azından kağıt üzerinde-, zâhiren birleşmiş olan ülkelerden ortak bir itiraz ve protestonun yükseltilememesi ve bu ülkelerin hemen her birinin, 'Beni sokmayan yılan, isterse bin yıl yaşasın..' dercesine, kenarda temaşacı kalması, yarınlarda emperial şeytanî emellerin, bu ülkelerin her birisini de birer birer yutmayı planlayacağına zemin hazırlayacağı, yılanın herkesi sokacağı gözden ırak tutulmamalıdır.
*
"İranlılar görüşmek isterse beni arayabilirler. Umarım İran akıllı davranacaktır. İran'ın petrol altyapısı havaya uçmadan önce, yaklaşık 3 günü kaldı" gibi dehşetli tablolar çizen Trump, 'İran'ın, elinde var olduğu anlaşılan 450 kg. 'zenginleştirilmiş uranyum'u da teslim etmesi gerektiğini ve İran'ın nükleer bir güç olmaması gerektiğini dile getiriyor.
Ama, bu arada İran'ın, misillemeleriyle, 'Körfez ülkelerindeki ABD askerî varlıklarına ve üslerine milyarlarca dolarlık zarar verdiği' de öne sürülüyor. Nitekim, 'The Hill' gazetesinin haberinde, 'İran'ın, Körfez ülkelerinde pistler, gelişmiş radar sistemleri, düzinelerce uçak, depolar, komuta merkezleri, uçak hangarları ve uydu iletişim altyapısını vurduğu' belirtildi.
Nitekim, bu konu Amerikan Kongresi'nde 29 Nisan günü ele alınınca, Amerikan Savaş Bakanı Pete Hegseht, çaresiz durumda, 'Bana Kongre emir veremez ve hesap soramaz, ben emri ancak Başkan Trump'tan alırım.' diyecek bir noktaya bile düştü.
Dahası, geçen hafta, ABD merkezli Fox News'e konuşan Trump, 'İran ile savaşın "çok yakın zamanda" sona ereceğine ve ABD'nin galip geleceğine inandığını' söylerken; 1 Mayıs akşamı ise, savaşın kolayca sona ermeyeceğini, konuları halletmeden bırakıp kenara çekilmek gibi bir yola baş vurmayacağını ve uzuun süreli askerî karşılaşmaların devam edeceğini' söylüyordu.
"İranlılar görüşmek isterse bizi arayabilirler. Biliyorsunuz, güzel ve güvenli hatlarımız var" diyen Trump, 'İran yönetiminde "bölünme" yaşandığı iddialarını sürdürüyor ve "İranlı liderler çok tuhaf; bazen kiminle muhatap olduğunuzu hiç bilemiyorsunuz. İran konusunda şu anda görüştüğümüz bazı kişiler çok mantıklı, bazıları ise değil. Umarım, İran akıllı davranacaktır!" ifadelerini kullanıyor.
*
İran-ABD düşmanlığı her an daha büyük patlamalara dönüşme istidadı gösterirken, Siyonist İsrail rejimi de dikkatlerin başka yöne çevrildiği sırada, sadece bombardımanlarla yetinmeyip, Lübnan'da tam bir işgal hareketine de girişmiş bulunuyor.
Ve dünya sessiz ve sadece temaşacı..
Halbuki, benzer bir saldırganlığı bir başka güç odağı yapmış olsaydı, dünya kamuoyu, günlerce bu konuya karşı insanlık adına, ne feryad'u figanlar yükseltirdi..
Hatırlayalım ki, hele de son 300 yıl boyunca, Avrupa emperyalizminin yeni Haçlı Seferleri sırasında takib edilen ve başka coğrafyaların işgal edilmesi şeklindeki istilâ yöntemlerinin modern çağın imkânlarıyla yaldızlanarak tekrarlanması durumuyla karşı karşıya, dünya..
Esasen ABD kralı Trump bunu gizlemiyor ve 'kanunları- kuralları güçlüler koyar ve savaşta kazanan tarafın ganimetler alması tabiîdir..' diyor.
*