
Bugünlerde ABD, İngiltere'den ayrılıp, ayrı bir devlet haline gelişinin 250. Yıldönümünü özel törenlerle anıyor.. (Bu törenleri fırsat bilen ve kendi ismine kalıcılık kazandırmak için, Trump da, dünya medyasına da yansıyan ilginç atraksiyonların bir diğerine daha tevessül edip, kendisinin 80. Yaş yıldönümü de bu törenlerin içine ilginç bir şekilde ekleyiverdi..)
*
Bir Amerikan filmi izlemiştim, on yıllarca önce..
Bir gangsterlik veya benzer bir suç işlediği sanılan bir maznun /sanık Amerikan mahkemesine getirildiğinde, o kişi, yargıca, 'Senin beni yargılamak hakkın yoktur' demişti, kısaca.. Sanık ile yargıç arasına şöyle bir konuşma geçmişti:
'-Niçin?
-Çünkü, sayın yargıç, sizin makamınızın arka tarafında kocaman bir George Washington fotoğrafı bulunuyor.. O, Afrika'dan kaçırılan mazlum insanları buraya getirip, beyaz insanlara hizmetler sunsunlar diye satıyordu.. Evet, evet, insan ticareti ve silah kaçakçılığı yapan bir gangsterdi. Öyle birinin kurduğu düzenin bir yargıcı olarak siz, beni nasıl yargılayacaksınız? Eğer beni yargılamakta ısrar edecekseniz, önce o fotoğrafı oradan kaldırmalısınız..'
*
4 Temmuz 1776'da, başlangıçta neler ve nasıl düşünülmüştü, ayrı bir konu.. Amerikan tarihinin ilginç sahifelerinden bir bölüm..
Ama, daha sonraları Amerikan bağımsızlığının kurucusu olarak anılan George Washington'un 4 Temmuz 1776'da İngiltere'ye karşı kesin bir isyan tavrı takındığı tarihî hadiselerin önemli bir kısmını nasıl şekillendirdiği, yönlendirdiği bir dönem ilginçtir..
Ki, Kennedy'nin -60 sene öncelerde Türkçeye de 'Fazilet Mücadelesi' diye tercüme edilen eseri de, Amerikan tarihinin en ilginç şekilde yansıtan eserlerden birisi olsa gerek.. Bu arada, hele de 22 Kasım 1963'de, Texas'ta hareket halindeki bir arabayla giderken, dönemin Amerikan Başkanı John Fitzgerald Kennedy (JFK)'nin öldürüldüğünü ve kendisinden 5 sene sonra ve yapılacak bir Başkanlık seçiminde Demokrat'ların Başkan adaylığının kararlaştırıldığı gün, 5 Haziran 1968'de, dönemin Amerikan Adalet Bakanı da ve JFK'nın kardeşi olan Robert Kennedy'nin de Los Angeles'ta öldürülüşü de henüz de tam olarak açıklanamamış zihinleri meşgul etmektedir. Ve yıllarca süren araştırmalardan sonra yapılacak bir resmî açıklamanın ortaya çıkaracağı sosyal tartışma ve karışıklıklardan Amerika'nın zarar göreceği düşüncesiyle, o konudaki resmî belge ve bilgilerin, 66 yıl açıklanmamasına, Amerikan Kongresi'nce karar verilmişti; yani 2029 yılına kadar..
2029' a ulaşıp, resmî bilgi ve belgeler açıklandığında, Kennedy Suikasdi dönemini yaşamış olanlardan niceleri de, 'Aaa.. Bu böylemiymiş; biz o zamanlar 'Şöyledir..' diye düşünmüştük..' diyeceklerdir, şaşkınlık içinde; herhalde..
"Kezâ, Amerikan İstiklal Beyannamesi de özü itibariyle o toplumun o günkü kültürel ve itikadî dünyasına da hitab ediyordu. Ancak Amerikan halkı, 'Amerikan İstiklal Bildirisi'nde dile getirilmiş yaldızlı ve güzel cümleleri gururla dile getirir ama, devletlerinin bu 250 yıl sonrasında dünyada emsali bulunmayan bir soygun düzenine dönüştüğünün ve dünyanın geride kalan halklarının hayatlarıyla oynadıklarının da farkındalar mıdır?
Bir-iki NOT: 1-Ömrünün yarısına yakın kısmı, 35 yıl kadarı, mecburen yurt dışında geçen bir kimseye, bazı hassas konularda zihinlerinde sual işaretleri oluşanlardan bir çok kimse ,uzun yıllar boyu kaldığı ülke veya coğrafyalarla ilgili olarak, sık sık, 'Sen oralarda kaldın, bu konu nedir, anlayamadık..' diyorlar. O gibi sorulara muhatap olan bu satırların sahibi de; 'Bir ülkede uzun süre kalmak, oradaki herşeyi bilmek ve anlamak demek değildir herhalde.. Herbirimiz Türkiye'de bir ömür boyu yaşadık diye, bu ülkede olup biten her şeyi biliyor muyuz? Nitekim , pek çok şeyi ben de anlamıyorum ve anlamadım..' diye cevap veriyor; gerçekten de anlamadığı veya künhüne vâkıf olamadığı için..
Bu konuların birisi de, son günlerde gelen suallerde -İran nizamında İmam Rûhullah Khomeynî'den sonra, onun yerine - kelimenin tam mânasıyla- bir Müslüman toplumun imamlığına - liderliğine getirilen Seyyid Ali Khameneî'nin, 12 günlük Amerikan- İsrail ortak bombardımanı sırasında vefatı üzerinden 40 gün kadar bir zaman geçmişken; onun için, yeni defnediliyormuş gibi yapılan büyük mâtem törenlerini nasıl değerlendirmeli?' diye soruyorlar.
Bu gibi sorulara muhatab olan taraf da, 'İran'da 1979 başında gerçekleşen büyük inkılab hareketinin lideri olan İmam Rûhullah Khomeynî'nin Haziran 1989 başında vefatından sonra bile böylesine büyük törenler yapılmamış ve o vefattan 2-3 gün sonra defnedilmişti. Bu bakımdan bu son büyük törenleri ben de anlamadım.' diye cevap veriyor.
Evet, 'Demek ki, halk kültüründe ve örfünde benzer törenler de varmış.. ' dedirtiyor insana.. Evet, aradan 40 gün geçti. Son günlerde sorulan ve de Trump'ın, İran halkına, 'Sizin en yüksek liderinizi de öldürdük..' diye güç gösterisi yaptığı ve cinayetiyle övündüğü durumların İran toplumunda nasıl bir sosyo-psikolojik aksülamel oluşturacağını düşünmeden ve kendi gücünün sonu hiç gelmeyecekmiş gibi bir hava içinde yaptığı komik açıklamaları hatırladık tekrar.. Bu durumlar, İslam'ın açık hükümlerine aykırılık teşkil etmiyorsa, İslam, Müslüman halkların örf ve âdetleriyle mücadeleye girmemiştir.
*
NOT-2: 12 gün süren Amerikan- İsrail ortak bombardımanları sırasında yıkıntılar altında kalarak dünya hayatına vedâ eden İran lideri Seyyid Ali Khameneî'nin 40 küsur gün sonra, -o günlerdeki savaş şartları altında uygun görülmediği anlaşılan şekilde- evvelki gün yapılan törenlerde, 70 küsur ülkeden gelen diplomatik temsilcilere hitaben, her bir ülke için Kur'ân âyetleriyle farklı mesajları vermesi dünya çapında medya organlarına ilginç bir haber olarak yansıdı.
Özellikle Türkiye'den giden resmî heyetin Khameneî'nin kabrini ziyareti sırasında Nisâ sûresinin 95. âyetinin okunması, daha bir ilgi çekti. Söz konusu âyette (mealen) 'Allah mallarıyla ve canlarıyla savaşanları derece bakımından oturanlardan üstün kılmıştır.' mânası yer alıyordu.
*
NOT-3: İnsanın, isimlendirmekte münasip bir kelime bulamadığı 'şerefsiz, alçak ve hain' birisinin, Kur'an-ı Kerim başta olmak üzere Müslüman milletimizin en aziz ve en mukaddes değerlerine, sokak serserilerinin ağzıyla ve en galîz kelimelerle hem de ekranlardan hakaretler yağdırması üzerine, o kişinin yakalanıp gözaltına alınması, mâlum 'taife-i laicus'un özgürlük aşkını depreştirmişe benziyor. Müslüman bir milletin toplum hayatının şekillenmesinde istesek de, istemesek de etkili olan sosyal medyada, o şerefsiz kişinin 'ifade özgürlüğüne saygı gösterilmesi' adına, serbest bırakılması için başlatılan kampanyanın giderek kabartılacağı anlaşılıyor.
Müslüman milletimizin, o şerefsizliği yapan ve ona destek verenlerin ve verecek olanların entrikalarına karşı, sadece adlî makamlarca başlatılan 'nezarete almalar'la rahatlayıp, umursamaz bir halet-i ruhiyeye kapılmamasının ve her zamankinden daha hassas ve uyanık olmasının zamanıdır.
Evet, tekrarlayalım; bizim 'İslam Milleti' olarak, 'vatan, millet ve insanlık anlayışımızın ve hayata bakışımızın temelinde, İslam inancı çerçevesinde şekillenen bütün değerlerimizin özünün Kur'an-ı Kerîm olduğunun idrakinden gafil olmamak ve 'Devlet vardır, alır tedbirini..' diyerek rehavete kapılmamak gerektiğini birbirimize daha bir hatırlatmak zamanıdır.
*