Selahaddin E. ÇAKIRGİL
Selahaddin E. ÇAKIRGİL
selahaddincakirgil@gmail.com
Tüm Yazıları

‘Beynelmilel' de olsa, ‘anlaşma' ve ‘andlaşma'lar, güce göre yorumlanır

Sözün başında 'anlaşma' ve 'andlaşma' terimlerinin Türkçedeki farkına dikkati çekelim..

Anlaşma, bir ticarî sözleşme için olabileceği gibi, ilgili tarafların ihtilaflı bir konuya son vermek için, karşılıklı rızalaştıklarını da ifade eder. Andlaşma ise, ihtilaflı- nizalı olan tarafların, rızalaştıkları konulara bağlı kalacaklarına dair, kendi halklarının en yüksek seviyede itibar ettikleri, kutsal bildikleri değer ve ölçülere bağlı kalacaklarına dair bir 'yeminleşme'yi ifade eder; bu da, 'ahde vefâ' / verilen söze bağlı kalmak ahlâkîliğini..

Uluslararası anlaşmalar, genelde taraflar arasında ortaya çıkan veya çıkabilecek ihtilaflarda, savaş başlamadan veya başladıktan ya da taraflardan birinin yenilgisi veya zaferiyle sonuçlanmasından sonra, durumun yeni bir savaşsızlık durumuna geçilmesi gibi durumlara göre yapılır. Ancak, o anlaşmalar veya andlaşmalar da, neticede güçlü olanların yorumlamalarına göre şekillenir. Dolayısıyla, yapılan anlaşma veya andlaşmanın sonsuza kadar yürürlükte olacağı söylense bile, beşer tarihini az çok bilenler, bütün anlaşma veya andlaşmaların da sonunda geçersiz hale geleceği, açıkça söylenmese bile zihinlerde hükmünü sürdürür.

Yani, üzerinde anlaşılan veya andlaşılan /yeminleşilen metinlerdeki kelimelerin taşıdığı farklı mânalar ya da farklı yorumların, yine güçlü olanın iradesine göre şekilleneceğine ise, beşeriyet tarihi yığınla örnekler sunmaktadır..

Hatırlayalım, Birinci Dünya Savaşı'nda yenildikler için kendilerine yüklenen ağır şartlardan kurtulmak isteyen Adolf Hitler Almanyası, İkinci Dünya Savaşı'nı başlatmadan önce, Birinci Dünya Savaşı'ndaki kayıpları gidermek için hazırlıklara başlamıştı. Bu durumdan da en çok Fransa iyi kokular almıyor ve korkuyordu ve doğuda, Almanya sınırında siperler kazıyor, asker yığıyordu.

O sırada Hitler Almanyası, bir askerî manevra için, Belçika topraklarına giriş izin istiyordu Belçika Krallığı'ndan.. Belçika'nın bu dostça isteğe karşı çıkacak gücü de yoktu.. Ve Alman orduları tek kurşun bile atmadan kuzeydeki Belçika üzerinden Fransa'ya girdiler ve birkaç-gün sonra da Alman orduları Paris'teydi..

Belçika Hükûmeti, kendisine verilen sözü Almanya'ya hatırlattığı zaman, Adolf Hitler, 'Ben her şeyden önce Alman halkına verdiğim sözü bilirim..' karşılığını verecekti.. Bu yaklaşım tarzı, sadece Adolf Hitler için değil, ondan daha az çılgın olmayan günümüzdeki başkaları için de geçerlidir.

*

İran Şahı M. Rıza Pehlevî'nin, 100 binden fazla insanı öldürmek pahasına ezmeye çalıştığı İran'daki on milyonlarca Müslüman'ın, ellerinde silah olmaksızın, hançerelerinden yükselen 'Allah'u Ekber' feryadlarıyla devam eden kıyâmı karşısında, 1979 yılı başında bütün aile efradı ve generallerin ve de yüksek bürokratların İran'dan kaçmasından bu güne kadar, Amerikan emperyalizmi, İran'da 'İslam Cumhuriyeti' adıyla kurulan yeni rejimin tutunamaması için her türlü dahilî ve haricî entrikayı devreye sokuyor ve amma bir türlü netice alamıyordu.

Sonunda Irak lideri Saddam Huseyn'i 22 Eylûl 1980'de, gün ortasında İran'a saldırtacaklardı.. Saddam, bu saldırıyı başlatacağını bir hafta önce Bağdad'ı ziyaret eden -o zamanki- Fransa lideri J. Chirac'a söylemiş ve 'yıldırım savaşı'nın sadece 1 hafta süreceğini bilhassa belirtmişti.. (Chirac, Saddam'ın kendisine mahrem olarak verdiği o yıldırım savaşı başlatacağı bilgisini, o savaşın 7. Yılında açıklayacaktı ve o savaş ancak 8 yıl sonra ve Saddam'ın ve rejiminin nefesinin kesileceği 1988 Temmuz'una kadar devam edecek, iki taraftan yaklaşık 1 milyona yakın insan bu savaş ateşi içinde öldürülecek ve ancak, BM. Güvenlik Konseyi'nin 598 sayılı ateş-kes kararının İran tarafından kabul edilmesiyle duracaktı.)

*

Evet, başlangıçta Saddam'ın dediği gibi de olmuştu.. İran'ın Şah zamanından kalma geniş askerî imkanlarına rağmen, savaşın daha ilk haftasında başta Tehran- Mehrâbâd Hava Alanı olmak üzere, dünyaca ünlü petrol rafinerileri, Donanma ve İran'ın kara ve demir yolları imha edilmiş, askerî birimler, bütün kışlalar, Hurremşehr, Abadan ve diğer ünlü şehirler ağır bombardımana tâbi tutulmuş ve savaşın ilk haftasında, 'Bu savaşın artık kaderinin belli ve İran'ın mağlubiyetinin kaçınılmaz olduğu' söylenmeye başlanmıştı dünya kamuoyunda.. Ekliyelim ki, hemen hemen bütün Arab rejimleri Saddam'ı destekliyorlardı, sadece Suriye'nin o zamanki lideri Hâfız Esed hariç.. Bunun sebebi de, 'Baas /Diriliş' ideolojisinin Arab dünyasındaki liderliği konusunda Saddam'la uzlaşamadığı için, İran'ı destekliyordu ve İran da dünyadan kendisine uygulanan ambargolar karşısında temel ihtiyaçlarını büyük çapta Hâfız Esed Suriyesi limanlarına dünyadan gelen askerî ve ekonomik yardımlar, uçaklara yüklenip Türkiye üzerinden İran'a getirtiyordu.. Yine, ilginçtir ki, hemen hemen bütün arab rejimlerinin Hâfız Esed dışındaki liderleri Saddam'a destek vermekle yetinmiyorlar ve topluca o savaş cebhelerinin Irak tarafına gidip, Saddam'la birlikte top mermilerini İran tarafına doğru ateşliyorlar ve bunun filmini kendi toplumlarına da büyük bir zevkle yansıtıyorlardı.

*

Buna bir de, 1987 Haccı'nda İranlıların ve diğer Müslüman hacı adaylarından 150 binden fazlasının katılımıyla Mekke'de, (Saddam ve Irak rejimi aleyhinde hiçbir söz söylenmemesi için kesin emir verildiğinden) sadece 'Amerika, İsrail ve Sovyet Rusya aleyhine sloganlarla, Mescid'ul Haram, Kâbe ile Muabede Meydanı arasındaki ana cadde boyunca, Cuma namazından sonra yaptıkları dev yürüyüşe Suûdî rejimi güçlerinin kanlı baskınıyla, kadın-erkek 430 küsur hacı adayının katledilişini hatırlayalım..

Evet, yakın tarihin o büyük savaş faciası ve etrafındaki gelişmeler unutulduğunda veya bilinmediğinde bugünkü Ortadoğu'nun sosyo-politik dengelerinin nasıl oluştuğunu anlamak da daha bir zorlaşır.

*

Şimdi biz yine dönelim, Amerika ve İran arasında varıldığı belirtilen barış anlaşması veya andlaşmasının bugün imzalanacağı açıklamasına..

Amerikan emperyalizmi, daha birkaç ay önce İsrail rejimiyle birlikte, Tehran başta olmak üzere nice İran şehirlerini, askerî ve sivil hedefleri 12 gün boyunca bombardıman etmiş ve binlerce sivil insan da can vermişti.. 'İran rejimine karşı ayaklanın; biz sizi kurtarmaya geliyoruz..' diyen Trump, dün ise, 'Ben hiçbir zaman İran'da rejim değişikliği olacağını söylemedim..' diyor ve ayrıca 'Ben olmasam, İsrail diye bir şey kalmazdı.' diyebiliyordu..

Ama, İran'ın Müslüman halkı savaş ateşinin içinde piştiğinden ve düşmana teslim olmamayı bir inanç gereği olarak kabul ettiğinden son yarım asrı bulan çetin mücadelelerin içinden bu güne, eğilmeden geldiler.

Daha 1 ay öncelerde, 'İran'ın bütün güçlerini yok ettik.. Donanmasına aid yüzlerce savaş gemisini Hind Okyanusu'nun dibine gönderdik.. Liderlerini de öldürdük..' diyen (ve, Seyyid Ali Khameneî'yi bir bombardıman neticesinde katlettiklerini gururla ifade eden) Trump ve Amerikan emperyalizmi, her ne yaptıysa da, baş eğdiremedi ve son olarak stratejik Hürmüz Boğazı etrafındaki gelişmelerden sonra.. Trump öyle bir barışsever oldu ki, şimdilik, İran'la bir anlaşma veya andlaşmaya varmış gözüküyor.

Ancak, 'Her şey, Amerika içindir..' diyen bu kişi ve imzalayacağı sözleşme ne kadar güvenilirdir, göreceğiz..

İlginç olan bir diğer husus ise, Trump'ın, âdeta İran'a güvence vermek istercesine dün İsrail'i güya- eleştirmesi ve 'Ben olmasam İsrail yok olurdu' demesi..

İslam Milleti, bu sözü sadece Trump'la ve Amerika'yla sınırlandırmayıp, siyonist İsrail rejiminin Müslüman dünyasının kalbgâhı mesabesinde olan Kudüs ve çevresine, 1948'de, Filistin'e başta Amerika olmak üzere bütün emperial ve şeytanî güçlerce yerleştirildiğini asla unutmamalıdır. Müslüman coğrafyalarının en hassas ve stratejik mevkıine, asırlardır Müslümanlar elinde olan topraklara, kendi inançlarınca da, Hz.İsâ aleyhisselâm'a olan düşmanlıkları yüzünden lânetli olarak niteledikleri Yahudileri bir zehirli hançer olarak el birliğiyle yerleştiren güçlerin bu oyununa, halklarının ekseriyetini büyük çapta Müslümanların teşkil ettiği 50'yi aşkın devletlerin günü kurtarmak hesabıyla daha fazla seyirci kalmaları, ilâ-nihaye devam edemez.

'Kuralları güçlüler koyar, yorumu da güçlüler yapar..' sözünü sık sık söyleyen Trump'ın da altına imza atacağı kesinleşen bu yeni entrikanın karşısına İslam Milleti'nin de dünya çapında yekpare bir bütün olarak çıkmaktan başka bir necat / kurtuluş yolu yoktur.

*