
Ağa
Ağa kelimesi köken olarak Moğolca ve Türkçe "aka" kelimesinden gelir, ağabey, büyük erkek kardeş gibi saygı ifade eden bir anlama sahiptir. Görüldüğü üzere kelimenin kökeninde yakınlık, yani kan bağı esastır. Türkçe dışında Farsça ve Kürtçedeki kullanımı da zamanla günlük hitaplarda daha geniş bir anlam boyutunu kazanmasına karşın bu ilk anlamına uygundur.
Kürt toplumunun bir aşiret toplumu olduğunu biliyoruz. Osmanlı zamanında devletin tanıdığı bir sistemdi bu. Her aşiretin başında bir ağa bulunurdu. Ağalar tamamen sivildiler. Aralarında kan bağı bulunan birkaç aşiretin bir araya geldiği aşiret konfederasyonlarının başında da Mîrler bulunurdu. Mirler yarı resmi bir statüye sahiptiler. Belki Abbasilerden, hatta daha öncesinden beri merkezi devletin muhatapları Mirlerdi. Mirler devletin topluma bakan yüzleriydi. Mirlerin muhatapları da ağalardı. Ağalar ise toplumun devlete bakan yüzleriydi. Mir olmak için devletin ataması, ağalık içinse halkın onayı gerekliydi. Bir anlamda bugünkü Vali ve Belediye başkanına benzer bir statü söz konusuydu. Bu ilişki tarzı 2. Mahmud zamanına kadar devam etti. İmparatorluğun merkezileştirilmesi çalışmaları neticesinde devlet nezdindeki statülerini kaybeden mirler zaman içinde toplum nezdindeki yerlerini de yitirdiler. Geçmişin hatırına bir gönül bağından söz edilebilir ancak. Fakat ağalar zaten sivil oldukları ve yönettikleri aşiretlerle aralarında kan bağı da olduğu için yaptırım gücünden yoksun kalsalar da gönüllülük esasına dayanan sivil otoritelerini sürdürdüler. Önceki yazımızda belirttiğimiz gibi önemli ölçüde itibarsızlaştırılmış, gözden düşürülmüş olmalarına rağmen hala insanlar nezdindeki saygınlıklarını koruyorlar. Tabi geçmişteki gibi devleti temsilen mirlerin tanıdığı resmi bir statüleri bulunmuyor.
Dostum Mela Mahmud Kılınç ile Mardin sokaklarını arşınlıyor, estetiğin can verdiği taş yapıların nabzını dinlemeye çalışıyordum. Yerel giysileriyle dolaşan kadınların Kürtçe ve Arapça konuşmaları taşların rengiyle bir eski devir harmonisini oluşturuyordu. Bu tını şehrin Pazar dili haline gelen Türkçeye de sinmişti. Önümüzde masmavi bir deniz gibi bereketli Mezopotamya ovası uzanıyordu. Buğday ve Arpa tarlaları rüzgarda nazlı nazlı dalgalanıyorlardı. Dostum, "birkaç yıldır mevsimin bu zamanlarında ova sararmaya başlardı. Ama bu sene gökler adeta delindi ve toprak yıllardır hasretini çektiği suya doydu" dedi. "Yarın Kızıltepe'den seksen km uzaklıktaki bir köye gidelim de ovayı kendi gözlerinle gör" diye de ekledi. Ezan okundu. Öğlen namazını kılmak üzere Artuklu mimarisi tarzında yenilerde yapılmış Şakir Nuhoğlu camiine gittik. Muhteşem ve etkileyici caminin merdivenlerini çıkarken dış avlusunda camiye girmek üzere olan bir adama seslendi dostum. Bu arada bana da "aradığımız ağayı bulduk" dedi. Selam verdik. Mela Mahmut beni tanıttı. "Namazdan sonra beni bekleyin, misafirimsiniz" dedi. Ne ettiysek vazgeçiremedik. Yemeğe götürecekti. Namazdan sonra caminin bahçesinde buluştuk. Köyüne gidemediğimiz için bizi şehirdeki bir mekanda misafir etti. Dikkatimi çekti, telefonu hiç susmuyordu. Bu arada hacca gideceğini ve gitmeden kendisini görmek istediğini söyleyen birini de yemeğe davet etti. Onlar da üç kişiydiler. Telefonlardan artan zamanlarda Kızıltepe'nin (Qoser) Qênûn (Kanun) köyünün ileri geleni, Dayşî aşiretinin büyüğü Mehmet Nur Çelik'i can kulağıyla dinliyordum. İster istemez kulak misafiri olduğumuz telefon konuşmalarının tamamı neredeyse aileler ve aşiretler arası nizaların çözülmesine yönelik taleplerle ilgiliydi. "Tanıyanlar hemen hemen bütün sorunlarını bize ulaştırıyorlar. Biz de elimizden geldiğince çözmeye çalışıyoruz. Sadece kendi aralarındaki sorunları değil, devlet kurumlarında karşılaştıkları problemlerin halli için de bize geliyorlar" diyordu. Kaç kan davasını çözdüğünü, arazi ihtilafını bitirdiğini ve nice yoksullara yardım ettiğini anlattı. Ayrılırken, doksanlı yıllarda babasının ve kardeşinin PKK tarafından öldürüldüğünü söyledi, derin bir hüzünle. Tek Parti zihniyetinin uzanamadığı yerlerdeki yıkımı bu örgüte ihale ettiğini düşündüm. Çözüm ve barış sürecinin memleketi bu beladan kurtardığı gibi bölge sosyolojisinin doğal kurumlarının da yeniden sahne almalarını sağladığını fark ettim.
Ertesi gün uzayıp giden Mezopotamya ovasının yemyeşil tarlaları arasında şeyhin köyüne doğru yol alırken bunları düşünüyordum. İnsan ve tabiat statüsünü arıyor dedim.