
İnsanın sergilediği bütün davranışlar, tutumlar, tepkiler özü itibariyle varoluşunda yer alan üç temel gücün yansımalarıdır: Öfke gücü, şehvet gücü ve akıl gücü. Bunlara meleke de diyebiliriz. Eskiler "kuvve-i gadabiye", "kuvve-i şeheviye" ve kuvve-i akliye" derlerdi. İnsan varoluşunun temel melekelerinden biri olan öfke gücü, dışarıdan gelebilecek bir zararı savmak için insana bahşedilmiştir. Şehvet gücü de insanın varlığını sürdürmesi için gerekli olan faydaları cezbetme melekesidir. Bütün bunların, bunlara bağlı olarak sergilenen davranışların yaratılış sistemini bozmayacak, başkalarına zarar vermeyecek şekilde makul bir düzen, bir uyum ve denge içinde etkinlik göstermesini sağlamak da akıl melekesinin görevidir. Diğer bir ifadeyle akıl, insan varlığının kontrol mekanizmasıdır.
İslam dini, bu melekelerin sağlıklı bir etkinlik gösterdiği dengeli bir ümmet meydana getirdi ve bu değer üretici ümmet bin küsur yıl göz kamaştırıcı bir medeniyete öncülük etti. Bu melekelerin hayata müdahil olmasını sağlayan hilafet, medrese, tekke gibi kurumlar oluştu. Bunların yönlendirmesiyle müthiş bir ilim ve amel müktesebatı ortaya çıktı. Kelam, tefsir, fıkıh, tasavvuf gibi ekoller toplumun dinamik ve ahenkli bir hayat sürdürmesini sağladı.
Aklın devre dışı kaldığı durumlarda öfke gücü, asıl görevi olan zararları savma misyonunun sınırlarını aşarak başkalarına zarar verme mekanizmasına dönüşür. Şehvet gücü ise varlığını sürdürmek için gerekli ve kaçınılmaz olan faydalı şeyleri cezbetme işlevinin ötesine taşarak sınır tanımayan bir azgınlığın zararlı bir aracı olur. Akıl gücü de besin kaynağı olan vahiy ile bağını koparırsa, her iki melekeyi tuğyana, taşkınlığa, çürümüşlüğe sevk eden bir şeytanlığın ana karargahı gibi hareket eder. Dolayısıyla öfke melekesinin sapması yıkıcı bir şiddete, şehvet melekesinin sapması doymak nedir bilmeyen tatminsiz bir azgınlığa, akıl melekesinin sapması da sözünü ettiğimiz iki melekenin sapkınlıklarına gerekçeler üreten bir çürümüşlüğe yol açar. Bu melekelerin ve sapma hallerinin, her toplumdaki yansımaları birbirine yakın, benzer sonuçlar verir.
İslam toplumunda akıl gücünü kelam ve sair şeri ilimler gadabı, yani öfkeyi fıkıh, kuvve-i şeheviyeyi tasavvuf temsil eder. Nitekim kelamın sapması sapkın düşünceler üretmek şeklinde olurken, fıkhın sapması kanun ve hukuk ismi altında şiddet üretmek, tasavvufun sapması ise sınırsız zevk ve şehevi arzuların azgınlığı şeklinde tezahür eder. Vahyin beslediği aklın kontrolünde oldukları sürece bu güçler tarihte görüldüğü gibi dengeli, verimli, değer üretici bir toplumun ortaya çıkmasına, adalete dayalı bir medeniyetin oluşmasına yol açmışken, günümüzde yukarıda işaret ettiğimiz sapkınlıkların cirit attığı bir toplumsal vasat ortaya çıktı.
Bugün İslam dünyası, söylediğimiz gibi bu melekelerin düzgün işlediği bir sosyal sistemden çok uzaktır. Aklı temsil eden kelam ilminin sistematiğini bozan batı düşünce tarzı en temel referans kaynağı haline gelmiş. Toplumu zapturapt altına almakla yükümlü fıkıh ilminin, nostaljik bir uğraştan öte bir etkinliği söz konusu değildir. Hatta çeşitli kesimlerin birbirlerine biçme arzularının elinde bir oyuncak olmuştur. Çünkü kanunlar, tüzükler, yönetmelikler batı menşelidir. Batı menşeli bir sistemde de İslami fıkhın herhangi bir etkinlik göstermesi mümkün olmaz. En vahim durumda olan tasavvuf ise aklın ve fıkhın desteğinden mahrum olduğu için her türlü sapkınlığa açık hale gelmiştir.
Varoluşun bu temel güçlerinin sağlıklı işlediği zamanlarda ümmetin çeşitli kesimlerinin hayatı da değer üretici bir rotada ilerlerken, bugün sadece isimleri kalan kurumlar, yıkıcı, şiddet üretici, zevkperestliği yüceltici odaklar haline gelmişlerdir. Bugün çeşitli İslam toplumlarına baktığımız zaman bu yıkımı şu veya bu şekilde gözlemleyebiliriz.
Kürt toplumsal hayatında aklı medrese, faydalı şeylerin celbini tekke ve zararlı saldırıları savma misyonunu da ağalık sistemi temsil ediyordu. Ancak İslam ümmetinin genelinin yaşadığı ifsattan Kürt toplumunun vareste kalması mümkün değildi. Bugün ağalık sistemi, kör ve ölümcül bir şiddetin, tekke, azgın ve doyumsuz bir şehvetin, medrese vahiyle sağlıklı bir ilişki kurmaktan uzak olduğu için akıl almaz bir fikir çoraklığının, hokkabazlığın vasatı haline gelmiştir. Medrese, yani akıl bozulunca, diğer müesseselerin bozulması kaçınılmaz oldu. Batı zihniyetinin takipçilerinin ilk iş olarak ümmetin, bu arada Kürtlerin aklı konumundaki medreseleri kapatmaları da bu yüzdendi. Nitekim gerisi çorap söküğü gibi geldi.
Mevcut durum gösteriyor ki medreseleri vahiyle irtibatlı olacak şekilde yeniden ihya etmezsek, yani aklımızı başımıza almazsak, bu çürümüşlüğün kaçınılmaz sonucu toplumsal yok oluştur.