Selahaddin E. ÇAKIRGİL
Selahaddin E. ÇAKIRGİL
selahaddincakirgil@gmail.com
Tüm Yazıları

''Anaç Parti'' yeni bir partinin doğum sancıları içindeyken...

'Anaç' kelimesi, genel olarak bilindiği üzere, 'analığı çağrıştıran üretkenliği' hatırlatır. Bu açıdan, 'anaç tavuk' denildiği gibi, 'anaç koyun' ve hatta çok çocuk dünyaya getiren ve yavrularını korumayı aslî gaye olarak benimseyen analar için de 'anaç kadın' deyimi kullanılır.

Bazı ideolojik hareketlerden de, çok farklı bölünmeler veya yeni hareketler meydana gelirse, ilk baştakine, 'anaç ideoloji' denilir. Keza, siyasî hareketler veya partiler için de böyledir bu..

*

Bu açıdan bakıldığında bizdeki 'Ana Muhalefet Partisi'ne ve dünyadaki benzerlerine de, 'Anaç Parti' denilmesi tabiîdir.

Çünkü, 1889'da ilk kez kurulan ve 'İttihad-ı Osmanî' adıyla faaliyete geçen ve 1900'lerin başından itibaren gizli şekilde, 'Birlik/vahdet ve ilerleme' mânasına gelen 'İttihad ve Terakki Cemiyeti ve '(hürler, hürriyetçiler mânasına gelen) 'Ahrar Fırkası' gibi sosyal ve siyasî teşkilatlanmalara, fırkalaşma /partileşme süreci bizim toplum yapımızda da taa o zamandan beri etkisini sürdürür.

*

Birinci Dünya Savaşı'na, 'İttihad- Terakki' hükûmetinin kararıyla ve belki de o günkü dünya şartlarında kaçınılması neredeyse mümkün olmayan ve 4 yıllık çetin bir savaşa girdik ve o mücadeleden müttefikimiz olan diğer devletlerle birlikte ağır bir yenilgiyle çıktık..

Bu ağır yenilgi öncesindeki 600 yılı aşkın süre boyunca hükümfermâ olan Osmanlı Devleti, aynı coğrafyada ve Moğol İstilâsı'yla yok edilen Selçuklu Devleti'nin yıkıntıları üzerinde, 'devletleşme şuûru ve sosyal disipliniyle çeşitli 'beylikler' halinde devletleşme çabaları içinde, yeniden filizlenen direniş odaklarından birisi olarak neşv'ü nemâ bulmuştu.

O beyliklerin en küçüklerinden olan ve bugünkü Bilecik-Söğüt civarında filizlenen Osmanlı Beyliği'nin zaman içinde diğer beyliklerle de bütünleşerek, 'dest ve ruh'u taqvâ' ile beslendiğini söylemenin abartı sayılamayacağı bir gelişim çizgisiyle 6 asrı aşkın bir zaman dilimi boyunca dünya siyasetini etkileyen bir Müslüman güç odağı halinde varlığını güçlü şekilde ortaya koyan Osmanlı Devleti'nin, Birinci Dünya Savaşı'nda uğradığı ağır yenilgiden sonra..

O savaşın galibi olan emperialist güçlerce parça parça edilmesi ve Anadolu coğrafyasındaki Müslüman halkın, -külleri arasındaki kıvılcımın yeniden alevlenmesi misali-, 1920'lerden itibaren tekrar diriliş çırpınışları içinde, yine de, bir İslamî direniş odağı halinde tarihe yeniden yön vermeye çalışmasının hikâyesini anlamak elbette kolay değildir. Uğradığı nice iç ve dış yeni emperyalist entrikalara rağmen, Anadolu coğrafyasındaki Müslüman halkın macerası evet, ibretliktir..

Bu bakımdan, Başkan Erdoğan'ın Kurban Bayramı öncesinde yayınladığı mesaja sıradan bir resmî açıklama gibi değil, geçmiş asırların bir tarih muhasebesi mantığıyla da bakmak ve orada dile getirilen görüşlerin tedaîleri/ çağrışımları üzerinde düşünmek gerekir.

*

Kezâ, son günlerin sosyo-politik gelişmelerini de bu açıdan değerlendirmekte fayda olsa gerek..

1920'lerde Anadolu'da şekillenen ve dünyanın her bir yanındaki Müslüman halkların da 'hayır duaları' ve yardımlarıyla filizlenen İslamî direnişin, sonradan, içerden saptırma çabalarına rağmen, yok edilememesi üzerinde de, evet derinlemesine düşünülmesi gerekir..

Düşünelim ki, 1920'lerde Anadolu Müslümanlarının verdiği ve dünyanın her bir yanındaki diğer Müslümanların gözyaşları içinde dile getirdiği duaları ve her türlü desteklerini etkisiz hale getirmek için emperial odakların bu kez de içeriden nice tuzaklarla, özellikle 1840'lardan itibaren çalışacağı açıktı.. (Ki, ekliyelim, o ilk zamanlar Yeni Osmanlılar veya Jön Türkler diye isimlendirilen ve baştaki Sultan'ın etrafını kuşatan kadrolar, 6 asırlık Osmanlı'nın tarih sahnesinden atılmasının son demlerinde, İttihad-Terakki Cemiyeti, ortaya çıkmıştı.. Bu hareket, daha sonra ise, Birinci Dünya Savaşı'nın ortaya çıkardığı zaruretlerle, 'Anadolu ve Rumeli Müdafai Hukuk Cemiyetleri'ne (hukukun, hakların savunulması hareketini esas alan bir yeni mücadeleye) dönüşmüştü ve hiç bir etnik unsurun korunması sözkonusu değildi..

Sözkonusu 'Müdafai Hukuk Cemiyeti'nin ana nizamnamesinin ilk maddesinde aslî hedef olarak, 'Ahali'y-i İslâm'a yapılan mezalime son vermek..' yazılmıştı; filânca kavmin- kavimlerin korunması değil.. Ama, Birinci Dünya Savaşı'nın yıktığı Avrupa'da, başta Almanya, İtalya ve İspanya olmak üzere, hemen her toplumda ırkçı, kavmiyetçi/ ulusçu, sadece filan dilden konuşanların kurtarılması, yüceltilmesi gibi düşünceleri şekillendiren nasyonalist cereyanlar, Almanya'da Adolf Hitler'i, İtalya'da Benito Mussolini'yi ve İspanya'da General Fracisco Franco'yu, Portekiz'de Antonio de Oliveira Salazar gibi, 'toplum için ferdler fedâ edilebilir..' nazariyesini esas alan faşizmin bayrakdarlığına soyunan diktatör liderleri ortaya çıkarmıştı, Rusya'daki Stalinci komunist uygulamaya da karşılık olarak..

*

Ki, okumuş sınıflarımıza daha önceden ve büyük çapta ârız olan ve Avrupa görmüşlüğün de etkisiyle, aşağılık duygusuna kapılan ve kendilerini, halkın geneline nisbetle, 'münevver' /aydınlanmış olarak niteleyen ve 'bürokraside ve ekonomik hayatta sosyal kesimler', merhûm Ziya Paşa'nın 1870'lerde, 'Mösyö- pardon' diyerek eylersen, 'feth-i kelâm' (söze başlarsan), / Denilir her sözüne, aynı keramet gibidir..' veya 'Milliyeti nisyan ederek (unutarak), her işimizde,/ Efkâr-ı Freng'e (Frengistan /Avrupa diyarlarının düşüncelerine) tebaiyyet yeni çıktı..' mısralarında dile getirdiği anlayışın zebunu olmuşlardı, büyük çapta..

-hele de Osmanlı sisteminin tarihin dehlizlerine gönderilmesinden sonra-, sosyal bünyeyi içten içe daha bir kemiren bir 'epidemik salgın hastalık' halinde gelişiyordu.. (Ziya Paşa'nın şiirinde geçen ve terk edildiğinden yakındığı 'Milliyet' anlayışının, -şu veya bu etnik unsurları öne çıkarmak değil, İslam Milleti'nin yüceltilmesi anlayışının olduğunu da bilhassa belirtelim..)

*

Evet, 'Biz artık eskiye aid her neyimiz varsa, onları terketmeli ve bize galebe çalan muasır Garb /Batı medeniyeti güçlerine ayak uydurmalıyız..' düşüncesi, hele de uğranılan ağır yenilgilerden sonra, yangından kurtarılan ve 'Buna da şükür..' dedirten kısmî kazanımların verdiği tatmin ile ve de bütün dünyayı derinden sarsan 1925-30'lardaki büyük ekonomik buhranın daha bir aç bıraktığı toplum kesimlerini, açlıktan ölmemek için çırpınmaktan başla bir şeyin düşünemediği bir noktaya sevketmişti..

*

İşte o noktada , Osmanlı'nın uluslararası hukuk anlayışına ve teamüllere göre, Osmanlı'nın hukuk planındaki mirasçılığını da kabul eden yeni dönemde ise, sadece bir etnik unsuru en üstün ve hattâ bütün dünyaya bedel gibi gösteren hamasî nutuklar, etki alanını bir 'yeni iman' dalgası gibi genişletmeye çalışıyordu; hele de bir İmparatorluktan onlarca etnik unsurların geride kalabileceği düşünülmeden..

Ve de, toplumun zihin dünyasına, 'İslam'ın dışlanmasını hedef alan yeni bir dünya görüşü, hattâ darağaçlarıyla şırınga ediliyor ve 1930'larda, 'Bu ülkede, hâkim olan ırkî-kavmî ekseriyetin dışında kalanların tek bir hakkı vardır, o da sadece ekseriyetteki etnik unsura hizmet etmektir..' şeklindeki, o en kaba ırkçı anlayış bir yeni 'iman' gibi hayata hâkim kılınmak isteniyordu.. ve işte o sırada, bir de yeni bir siyasî teşkilatlanmaya da gerek vardı.. İttihad ve Terakki'nin içinde yetişmiş tiplerden yeni isimler, 'Anadolu ve Rumeli Müdafai Hukuk Cemiyetleri'nin içinde Halk Fırkası /partisi ve sonra eklenen şekliyle Cumhuriyet Halk Fırkasına, / partisine dönüştüreceklerdi..

Ama, ilginçtir, 'halkın, halk tarafından ve halk için idare edilmesi' diye yaldızlı tariflerle sunulan yeni sistemde, 1923-1950 arasında, 'Ebedî ve Millî Şef' olarak anılan ilk iki ismin 27 yıllık ideolojik hâkimiyeti, 'Şef yönetimleri' veya diktatörlüğü halinde çok etkili alanlarda hükümfermâ olmuştu ve o yönetim anlayışı üzerine kurulan yeni sistem, başta Anayasa olmak üzere, bir çok kanunlarla belirleyici etki ve rolünü hâlâ da sürdürmektedir. Evet, merhûm Erbakan'ın liderliğinde gelişen siyasî hareketler hariç, diğer bütün partiler, şu veya bu şekilde, kadroları ve ideolojik yaklaşımları açısından, köklü çözüm ve tedbirler alınmazsa, 100 yılı aşkın tahakkümcü anlayışından ders çıkarmayıp, anaç parti' durumundaki etkinliğini hissettirecektir.

Geçmişteki bütün askerî darbelerin ve sosyal karışıklıkların fitne odağı durumunu sürdüren ve milletin kalbindeki aslî değerlere taa başından beri yamuk bakan işbu 'Ana Muhalefet' hareketi, hiç bir zaman seçimlerle teyid edilmemesine, halkın fiilî reddiyesini defalarca tadmasına rağmen; yeni bir bölünmenin sancılarını yaşasa da, isim veya kılıf değiştirmekle birlikte, halkımızın büyük ekseriyetinin hâfızasındaki acı hatıralarını silemiyecektir.

*