Levent Ersin Orallı
Levent Ersin Orallı
ersinlevent@yahoo.com
Tüm Yazıları

İran'ın stratejik ikilemi: Direniş ekseni mi küresel açılım mı?

İran'ın bugün karşı karşıya olduğu jeopolitik gerilimler, özellikle Amerika Birleşik Devletleri ile yaşadığı kronik çatışma hattı, yüzeyde askeri ve stratejik bir rekabet gibi görünse de, daha derinde tarihsel bir yön arayışının güncel tezahürü olarak okunmalıdır. Bu bağlamda, olası bir savaş ya da yoğunlaşan kriz ortamı, yalnızca bir yıkım riski değil; aynı zamanda İran için yeni bir yön tayini fırsatı da sunabilir.

Bu kırılgan dengeyi anlamak için geri dönülmesi gereken temel eşik, İran İslam Devrimi'dir. Devrim, Ruhullah Humeyni önderliğinde monarşik düzeni tasfiye ederek İran'ı Batı yanlısı bir müttefikten, ideolojik olarak Batı karşıtı bir cumhuriyete dönüştürdü. Bu dönüşüm, sadece iç politik bir rejim değişimi değil; aynı zamanda İran'ın uluslararası sistemdeki konumunun köklü biçimde yeniden tanımlanması anlamına geliyordu.

İRAN İÇİN YENİ BİR BAŞLANGIÇ MÜMKÜN MÜ?

Devrim sonrası dönemde İran, özellikle Amerika Birleşik Devletleri ile ilişkilerinde derin bir kopuş yaşadı. Rehine Krizi, bu kopuşun sembolik ve kalıcı bir göstergesi oldu. Ardından gelen İran-Irak Savaşı, İran'ın güvenlik algısını kalıcı biçimde şekillendirdi ve rejimin iç meşruiyetini "direniş" söylemi üzerinden pekiştirdi.

1990'lar ve 2000'ler boyunca İran, bir yandan bölgesel nüfuzunu artırmaya çalışırken, diğer yandan uluslararası yaptırımların ağır baskısı altında kaldı. Özellikle nükleer program etrafında şekillenen kriz, İran'ın küresel sistemle entegrasyonunu sınırlayan temel faktörlerden biri haline geldi. Bu süreçte Mahmud Ahmedinejad döneminin söylemi ile Hasan Ruhani döneminin görece uzlaşmacı çizgisi arasında gidip gelen bir dış politika salınımı gözlemlendi.

Bu salınımın en somut ürünü, Kapsamlı Ortak Eylem Planı olarak bilinen nükleer anlaşmadır. Anlaşma, İran'ın Batı ile sınırlı da olsa yeniden temas kurabileceğini göstermiştir. Ancak Donald Trump yönetiminin anlaşmadan çekilmesi, İran'da Batı'ya güvenin ne denli kırılgan olduğunu bir kez daha ortaya koymuştur.

DEVRİM, SAVAŞ VE DİPLOMASİ

Bugün gelinen noktada, İran'ın önünde üç temel yol olduğu söylenebilir.

Birincisi, mevcut çizgiyi sürdürerek "direniş ekseni" içinde konumlanmaya devam etmek ve Çin ile Rusya gibi aktörlerle ilişkileri derinleştirmektir. Bu seçenek, kısa vadede rejim güvenliğini sağlayabilir; ancak uzun vadede ekonomik izolasyonu derinleştirme riski taşır.

İkinci yol, kontrollü bir açılım stratejisi ile Batı ile yeniden müzakere kanallarını güçlendirmektir. Bu, yaptırımların hafifletilmesi ve küresel ekonomiye entegrasyon açısından önemli fırsatlar sunabilir. Ancak bu yol, rejim içindeki ideolojik direnci tetikleyebilir ve iç politik gerilimleri artırabilir.

Üçüncü ve belki de en karmaşık seçenek ise, İran'ın Doğu ile Batı arasında daha dengeli, çok yönlü bir dış politika inşa etmesidir. Bu yaklaşım, İran'ın tarihsel olarak sahip olduğu "medeniyetler arası köprü" rolünü yeniden canlandırabilir. Nitekim İran, yalnızca bir jeopolitik aktör değil; aynı zamanda derin bir kültürel ve tarihsel mirasa sahip bir medeniyet devletidir.

İDEOLOJİ, GÜÇ VE YÖN ARAYIŞI

Olası bir savaş ya da kriz ortamı, bu seçenekler arasında bir tercihi zorunlu kılabilir. Tarihsel olarak savaşlar, devletlerin yönelimlerini keskinleştiren kırılma anları olmuştur. İran için de benzer bir eşik söz konusu olabilir. Ancak burada belirleyici olan, dış baskının ötesinde, İran toplumunun ve siyasal elitinin nasıl bir gelecek tahayyül ettiği olacaktır.

İran bugün yalnızca bir güvenlik kriziyle değil; aynı zamanda bir kimlik ve yön arayışıyla karşı karşıyadır. Bu arayış, doğru yönetildiği takdirde, İran'ın izolasyondan çıkmasını ve daha dengeli bir uluslararası konum elde etmesini mümkün kılabilir. Aksi halde, mevcut gerilim hattı, İran'ı daha derin bir yalnızlığa sürükleyebilir.