Cengiz ÖZDEMİR
Cengiz ÖZDEMİR
cengiz.ozdemir@star.com.tr
Tüm Yazıları

Nev'i şahsına münhasır

Yazının başlığındaki bu söz, Osmanlı Türkçesinden gelen ve hala kullanılan son derece güçlü bir ifade. Rahmetli Hıncal Uluç'u sadece üç kelime ile anlatın deseler, başka söze gerek kalmaz.

Yıllardan 1999 olmalı. İBB Kültür AŞ Genel Müdürü'ydüm. Köşesinde beni yazıyordu. Üstelik yanlış bilgilere dayanan, haksız ve suçlayıcı ifadelerle. Sonunda kendisine ulaştım. Koç Müzesi'nde randevulaştık. Tanışmıyorduk. Gelir gelmez "neden burası?" diye sordu. O günlerde adeta bataklık olan hemen yanı başındaki Miniatürk'ün yapılacağı alanı ve projeyi ayrıntılı bir biçimde anlattım. İnanamadı. Esas konumuza dair doğru bilgileri de alınca rahatladı. Dost olduk. O gün başlayan dostluğumuz 2022'deki Covid-19 pandemisinde hayatını kaybedinceye kadar sürdü.

Miniatürk'ün açılış gününde, katılanlardan bir vatandaş "Senin burada ne işin var" diye sorunca, "Ben buranın bataklık olduğu günden beri buradayım, asıl senin burada ne işin var" cevabını vermişti. Bunu duymuş ve özellikle bu sebeple açılış konuşmamda medya mensuplarından sadece onun ismini zikretmiş ve özel olarak "hoş geldiniz" diyerek teşekkür etmiştim. Bundan çok duygulanmış, o gece beni aramıştı.

O günlerde, Salı Yemekleri yeni başlıyordu. Farklı mekanlardaki yemekler zamanla rahmetli "Şapka" Ertekin'in Ortaköy'deki yerine taşındı. Cep telefonu yasaktı. Telefonu çalan, telefonuna bakan ya da Allah korusun cevap veren "Başkan" Hıncal Abi tarafından afişe edilir ve para cezasına çarptırılırdı. Her yemek sonunda ceza paraları şef garsona verilirdi. Böylece, Ertekin gibi, dünyanın en umarsız adamının yanında çalışan ekibe ciddi bir jest ve maddi bir katkı yapılırdı. Zaman zaman istisnalar olmuşsa bile yirmi yılı aşan bu süre boyunca menüyü belirleyen ve gönderen rahmetli Rasim Özkanca'ydı. Onu da 2023'te kaybettik. Bu ülkede gastronomi söz konusu olduğunda öncelikle anılması gereken özel bir adamdı. İsmi, Borsa Lokantası, Masa ve Parle ile yaşatılıyor. Bu mekanların herhangi birine yolunuz düşerse, menüde yok diye düşünmeyin, paça çorbası isteyin. Çorbayı içince, Rasim Özkanca için söylediklerimin eksik olduğunu siz de kabul edeceksiniz.

Hıncal Abi ve evindeki maç takımının neredeyse bütün üyeleri Galatasaraylıydı. Benimle birlikte bir ya da iki isim ise Fenerbahçeli. Bana göre futbolun güzel tarafı budur. Bir gün, bir Fenerbahçe maçında inanamadığım bir şey oldu. Hıncal Abi ve maç takımından iki arkadaş Fenerbahçe forması giymiş bir halde koşarak salona girdiler. Ben de fırsatı kaçırmayıp hemen fotoğraflarını çektim. Ortaya şahane bir fotoğraf çıktı. Hıncal Uluç ile iki hasta Galatasaraylı arkadaşımız üzerlerinde Fenerbahçe formalarıyla sahaya çıkarcasına salona giriyorlardı. Zafer Mutlu'yu aradım. Ertesi gün Vatan'ın sürmanşetinde bu fotoğraf ve bu haber vardı. Yıllarca Galatasaraylıların yarısı bu formayı nasıl giyersin diye ona, Fenerbahçelilerin yarısı ise bu formayı nasıl giydirirsin diye bana yüklendiler.

Vatan, Sabah'tan ayrılan bir ekibin çıkardığı yeni bir gazete olarak özellikle Hıncal Abi açısından önemliydi. Belki bu yayınlanan fotoğrafın bile bizim bilemediğimiz özel bir anlamı, özel bir mesajı vardı. Vatan gazetesi denilince çok merak ettiğim bir de mektup hatırlıyorum. Rahmetli Ercan Arıklı, Hıncal Abi'ye bir mektup yazmıştı. Mektup, Vatan gazetesi ile ilgili olmalıydı. Bu mektup, Hıncal Abi'nin yaşadığı yıllar boyunca adeta özel bir plaket, nadide bir tablo gibi zarfı açılmamış bir biçimde televizyonun üstünde, salonun baş köşesini süsledi. Bu mektuba salonunun baş köşesinde yer verdiği halde neden açıp okumadığını sormaya cesaret edemedik. Hoş sorsaydık da bir cevap alamazdık...

Cenazelere gitmezdi. Tek istisna olarak Ercan Arıklı'nın cenazesini hatırlıyorum. Arkadaşları Vatan gazetesine geçmişler, Hıncal Abi geçmemişti. Geçenlerden Ercan Arıklı'dan gelen mektubu açmamıştı. Ama Ercan Arıklı'yı son yolculuğunda yalnız bırakmadı.

Her haliyle, nev'i şahsına münhasır bir adamdı. Evdeki telefonu çaldığında ses önce telesekretere düşer, konuşmak istediği biri ise ahizeyi ancak o zaman eline alırdı. Telesekreterindeki sesli mesajı bile onu anlatmak için yeterliydi: "Adınızı, telefon numaranızı bırakın; aranabilirsiniz!"

Hıncal Abi'den çok şey öğrendim. Leonardo da Vinci, 1502'de Osmanlı Sultanı II. Bayezid'a bir mektup yazarak üç proje sunar. Buna dair belge 1952 yılında Topkapı Sarayı arşivinde bulunur. O tarihten sonra zaman zaman bu olay gazete ve dergilerde haber olurdu. Hıncal Abi, Haliç Da Vinci Köprüsü'nü "yapsan yapsan sen yaparsın" diyerek bana bir vazife olarak yüklemişti. Birkaç hafta sonra Leonardo da Vinci'nin bu üç projesinden Haliç Da Vinci Köprüsü'nün Norveç'teki Âs şehrinde yapılan uyarlaması üzerinden onu telefonla aradım. Bu projenin belgeselini Da Vinci Köprüsü adıyla TRT için yaptım. Güzel ve başarılı bir belgesel ortaya çıktı. Dünya televizyonları büyük ilgi gösterdi. Köprünün kendisini yapabilmek için ise dönemin Büyükşehir Belediye Başkanı rahmetli Kadir Topbaş'ı bir türlü ikna edemedim.

Oğlumun düğününe saatler kala beni aradı ve "Raffles Otel, Zorlu Center'daymış. Oraya ben gitmiyorum" dedi. Dediği dedikti. Gelmedi.

Kızımın düğününde ise damadımız Volkan Babacan'ı görünce, "Ben kız tarafı olarak gelmiştim ama erkek tarafıymışım" diyerek attığı o meşhur kahkahasını unutamam.

Kitap denilince, okumak deyince Hıncal Abi ilk akla gelen isimlerden olurdu. Çok okurdu. Son derece zengin bir kitaplığı vardı. Hatırladığım kadarıyla farklı televizyonlarda üç ya da dört program yapmıştık. Her programda mutlaka kitap bahsi açılırdı. Nihal Atsız'ın Bozkurtların Ölümü'nü onun anlattığı güzellikte hiç kimseden dinlemedim. Bir başka seferinde, bu kez Küçük Prens'i inanılmaz güzel ve etkileyici bir üslupla anlattığını hiç unutamıyorum.

Hıncal Abi'nin Alkent'teki bahçeli dubleks evi adeta bir kütüphaneydi. İki katta da, özel merdivenlerle çıkılabilen ve tavana kadar uzanan raflar ağızlarına kadar kitap doluydu. Salondaki dev ekranda maç izlemediğimiz zamanlarda kitapları karıştırır, okurduk. Bu kitapların akıbetinin ne olduğunu bilmiyor, merak da ediyordum. İşte o canım kitapları, hiç aklıma gelmeyecek bir yerde, Midyat'ta buldum. Bir buçuk yıl önce dört aile Midyat Belediye Başkanı dostumuz Veysi Şahin'in konuğu olduk. Kentin belediye başkanının yaptıklarına ve tabii ki Midyat'a hepimiz bir kez daha vurulduk. Hele bir de karşımıza Midyat Hıncal Uluç Kütüphanesi çıkınca, şaşkınlığımız da hayranlığımız da bir kat daha arttı. Kütüphaneye girince, önce Öcal Uluç Ağabey'i aradım. Ardından Veysi Şahin başkanı arayarak tekrar tekrar tebrik ettim.

Hıncal Abi, seksen üç yıllık ömrüne çok şey sığdırmıştı. Evinin neredeyse tamamını kaplayan kitaplarından oluşan kütüphanesi çok özeldi. Her biri özenle seçilmiş, itina ile okunmuş ve ihtimamla korunmuştu. Şimdi size şunu sormak istiyorum: Nev'i şahsına münhasır bir adamın bu büyük hazinesinin, Midyat gibi yine nev'i şahsına münhasır, çok kültürlülük ve çok dilliliğin cenneti, aynı zamanda dini hoşgörü adına da dünyanın en önemli merkezlerinden birinde, kızlı, erkekli binlerce öğrenci ile buluşmasını, kaderin cilvesi dışında açıklayabilecek bir başka söz var mıdır?