Normalleşemiyoruz bir türlü!

Pazar günü bir seçim var ve biz yine diken üstündeyiz.

Olağanüstü hâl ruhumuza işlemiş.

Makuliyeti yakalayamıyoruz, toplumsal yaralarımızı bir türlü saramıyoruz dolayısıyla.

Çünkü, olağanüstü halin çıktısı korkunç bir zihinsel yıkım ve ahlaki dekadans yani çözülme.

Hayatımıza sızıveriyor birileri bu anafordan faydalanarak.

Dolayısıyla yaklaşan tehlikenin farkına bile varamıyoruz.

Sonda söyleyeceğimi şuracıkta söyleyivereyim...

Bütün bunlar sarsılmaz zannettiğimiz sistemin zorunlu(!) sonucu.

Üstelik körleşme sadece bize özgü değil.

Kendimize haksızlık etmeyelim...

Bütün dünyada bir irtifa kaybı yaşanıyor.

Uzun zamandır tarihin kenarında yaşayan bütün toplumlarda olduğu gibi...

Abartının yönlendirdiği hayat tarzı etrafımızı görmemizi engelliyor.

Kriz, dünyanın aklını aldı.

Arjantin'de, söz gelimi delilik semptomları gösteren biri seçimle iş başına gelebiliyor.

Dün bütün dünyayı kurtaracağı söylenen fikirler de çoktan çöpe atıldı.

ABD'nin hegemonik kavramları bir bir mevzi kaybediyor.

Neoliberal reçeteler bizzat çöküşün sebebi.

Defaten yazdık...

Rıza üretme araçları olan kurumlara artık kimsenin güveni yok.

Bütün dünyada bir mülksüzleştirme stratejisi uygulanıyor.

Spekülasyonlarla, korkunç bir servet transferi yaşanırken...

Sistemleri ayakta tutan orta sınıf hızla eriyor, servet dar bir oligarşinin elinde temerküz ediyor.

Tabi dönüş kolay değil, alışkanlıklar kolay kolay değişmiyor.

Hatta çoğunluk gözleri önünde yıkıma sebep olan politikalara yine de amentü gibi sarılmaya devam ediyor.

Geçenlerde notlarımı karıştırırken, Edmund Burke'ün 1775'te söylediği bir sözüne rastladım,

Diyordu ki Burke;

"Yakın zamanda yaşadığımız deneyim bizlere eskiden mutlak olduğuna inanılan temel ilkelerin birçoğunun ya hayal edildiği kadar önemli olmadığını ya da her şeye kadir olduğunu düşündüğümüz ilkeleri tamamen geçersiz kılan diğer çok daha önemli ve çok daha güçlü ilkelere hiç başvurmadığımızı öğretti."

Dünyanın ruhu şu sıralar sanki bu sözün tecelli yeri.

İlkeleri bir kenara bırakıp da kişilerin dedikodusu üzerinden birbirimizi boğazlarken süreci okuyamayız elbette.

Ayrıca... Alışkanlık cehenneminden kurtulup halasa ermek de kolay değil.

Hürriyet sorumluluk işi ne de olsa. Kim sorumluluğu üstlenmek ister ki, ucuz polemiklerin kazanç sağladığı zamanda.

Neyse uzatmayalım...

Dünyanın ruhu korkunç bir yarılma yaşarken, bizde de durum pek farklı değil.

Bir dönüm noktasındayız.

Fakat, dünün denkleminden beslenen "defolu ideoloji" müntesipleri, bu hakikatle yüzleşmek istemiyorlar.

Ele geçen her kelime, karşıda birden beliriveren her slogan, anlaşılmasa da mevzi kaybetmemek için bir silah gibi kullanılıyor.

Dedik ya sistemin zorunlu sonucu bu...

Manipülatif algı yönetimiyle şişirilen ego, ucuz paranın getirdiği özgüven patlaması ve nihayet hafızasızlar cehenneminde narsizmin beslediği liderlik hevesi.

Ne de olsa zaafları kaşımayı iyi biliyor.

Ürettiği yalanı pazarlama konusunda da kimse eline su dökemez.

Göz göre göre yapılan bir yolsuzluk hadisesinde bile, üstelik bir şebeke işi olduğu biline biline topu nasıl çevirecek merakına yenilmiş yankı odası sakinleri varken, daha ne olsun.

Nasıl bir körleşmedir bu Allah aşkına.

Farkında mısınız bilmiyorum...

Böylesi bir çözülme en çok etnikçi ve bölücü siyaseti zemin kazandırıyor.