
Bugün tartışılan şey yalnızca "kim kazandı?" değil; kongrede "ortaya çıkan irade hukuken geçerli mi?" sorusudur.
Fakat dikkat çekici olan şu: Kararın tamamını okuyanların sayısı, karar hakkında konuşanların sayısından daha az gibi görünüyor.
Mesele hukuk tekniği açısından tümden bir okumaya tabi tutulmak zorunda.
Aksi halde ortaya çıkan tabloyu anlamak da mümkün olmaz.
Elbette bu süreçte CHP tabanından soğukkanlılık beklemiyorum. Çünkü durum onlar için yalnızca bir kurultay tartışması değil; aidiyet duygusunun, siyasi meşruiyetin ve parti içi iradenin tartışıldığı bir zeminde...
Ancak yine de sloganlardan biraz uzaklaşıp hukuk metnine dönmeden çözüm mümkün değil!
GÖREVLİLİK TESPİTİ
Kararın en kritik bölümü, davanın neden Asliye Hukuk Mahkemesi'nde görüldüğüne ilişkin bölüm.
Mahkeme burada doğrudan 2820 sayılı Siyasi Partiler Kanunu ile Türk Medeni Kanunu arasında bağ kuruyor. Özellikle Siyasi Partiler Kanunu'nun 29 ve 121. maddeleri üzerinden hareket ederek, dernek hukukuna ilişkin bazı hükümlerin siyasi partilere de uygulanabileceğini söylüyor.
Ve buradan şu sonuca ulaşıyor:
"Genel kurul iradesinin hukuken geçerli olup olmadığını denetleme yetkisi bendedir."
İşte kırılma noktası tam burada başlıyor.
Çünkü mahkeme meseleye yalnızca "kurultay yapılmış mı?" sorusuyla yaklaşmıyor.
Daha derine iniyor.
"Ortaya çıkan irade gerçekten serbest ve hukuken korunabilir bir irade midir?" sorusunu soruyor.
Aslında tartışma tam bu noktada usul alanından çıkıp esasa taşınıyor.
KARARIN DAYANAKLARI
Kararın omurgasını ise "iradenin fesada uğratıldığı" iddiası oluşturuyor.
Dosyada; bazı delegelere para verildiği, bazılarına belediye başkanlığı veya meclis üyeliği vaat edildiği, yakınlarının CHP'li belediyelerde işe yerleştirildiği, market kartları dağıtıldığı, oyların fotoğraflarının istenildiği ve ikinci tur sürecinde manipülatif bilgi akışı oluşturulduğu yönündeki iddialar sıralanıyor.
Mahkeme yalnızca bunları aktarmakla da yetinmiyor.
Bu iddiaların ceza soruşturmasına konu olduğunu özellikle vurguluyor.
İstanbul 72. Asliye Ceza Mahkemesi'ndeki dosyada;
ses kayıtları, bilirkişi raporları, HTS kayıtları, tanık anlatımları ve emniyet fezlekelerinin bulunduğunu ifade ediyor.
Tam burada kamuoyunun itirazı yükseliyor:
"Ceza dosyası sonuçlanmadan böyle karar olur mu?"
Mahkemenin cevabı ise dolaylı biçimde şu:
"Ceza mahkemesinin sonucunu beklemek zorunda değilim."
Dayanak olarak da Türk Borçlar Kanunu'nun 74. maddesine işaret ediyor.
Madde özetle şunu söylüyor:
Hukuk hâkimi, kusur değerlendirmesi bakımından ceza mahkemesinin kararına bağlı değildir.
Yani mahkeme diyor ki:
"Ortada henüz kesinleşmiş bir ceza kararı bulunmasa bile, mevcut deliller bana hukuki değerlendirme yapabilecek kadar kanaat veriyorsa, yorumlar ve kararı kurarım."
Bu önemli bir eşik.
Çünkü mahkeme "şaibe" kavramını yalnızca siyasi bir itham olarak görmüyor.
Onu, hukuki sonuç doğurabilecek bir irade sakatlığı tartışmasının parçası olarak ele alıyor.
YAKLAŞIMIN MEVZUAT BOYUTU
Kararın belki de en dikkat çekici tarafı ise "parti içi demokrasi" vurgusu.
Mahkeme; Anayasa'nın 69. maddesi ile Siyasi Partiler Kanunu'nun 4 ve 93. maddelerine dayanarak siyasi partilerin yalnızca seçim kazanan organizasyonlar olmadığını söylüyor.
Onları, demokratik hayatın asli taşıyıcı unsurları olarak tanımlıyor.
Bu yaklaşım önemli.
Çünkü böylece siyasi partiler tamamen "özel hukuk tüzel kişisi" gibi ele alınmıyor.
Tam tersine, anayasal düzenin parçası olarak değerlendiriliyor.
Mahkemenin vardığı sonuç ise oldukça net:
Eğer parti içindeki süreçler; eşitliği, serbest iradeyi ve demokratik yarış ortamını ortadan kaldırıyorsa, mesele artık yalnızca siyasi etik sorunu olmaktan çıkar.
Hukuki hükümsüzlük alanına girer.
Bu nedenle mahkemenin "kesin hükümsüzlük" yani mutlak butlan yaklaşımına yönelmesi hukuk dışı bir yorum değil.
Kararın özü şu cümlede düğümleniyor:
"Demokrasiye aykırı yöntemlerle oluşan irade, hukuk düzeni tarafından korunamaz."
SORUN VAR MI? ÇÖZÜM NEREDE?
Ortada bir sorun var mı?
Evet, var.
Ama sorun bu kararda değil.
Asıl sorun, Siyasi Partiler Kanunu'nun oluşturduğu gri alanda.
Çünkü bugün ortaya çıkan tablo, seçim yargısıyla adli yargının görev sınırlarının birbirine temas ettiği hatta kilitlendiği bir alan oluşturuyor.
Burada yeni bir düzenleme yapılacak ise dikkat edilmesi gereken üç başlık var:
Birincisi... Kongrelerin denetimine ilişkin açık ve özel bir düzenleme yapılmadan, yorum krizleri bitmeyecek.
İkincisi... Eğer tüm denetim seçim yargısına bırakılacaksa, seçim yargısının Asliye Hukuk Mahkemesi gibi delil toplama ve değerlendirme kapasitesine sahip hâle getirilmesi gerekecek. Bu ise seçim hukukunun doğası açısından ayrıca tartışmalı.
Üçüncüsü... Yetki tamamen adli yargıya bırakılırsa bu kez seçim hukukunun temel prensipleri sarsılabilir.
Gelecek yazıda buradan devam edeceğiz...