Levent Ersin Orallı
Levent Ersin Orallı
ersinlevent@yahoo.com
Tüm Yazıları

Pirincin içindeki beyaz taş

Türkiye Cumhuriyeti'nin anayasal düzenini, demokratik meşruiyetini, devlet egemenliğini hedef alan 15 Temmuz hain darbe teşebbüsü, zihinsel bir işgal girişimi olarak değerlendirilmelidir. Bu girişim, devletin kurumsal yapısı içerisinde uzun yıllar boyunca gizlenerek alternatif bir güç odağı oluşturma girişiminin görünür hâle gelmesidir. Max Weber'in devleti meşru fiziksel güç kullanma tekeline sahip siyasal organizasyon olarak tanımlayan yaklaşımı dikkate alındığında, 15 Temmuz doğrudan bu meşruiyet tekeline yönelmiş bir meydan okumayı ifade etmektedir.

Hans Morgenthau'nun güç temelli devlet anlayışı ile Kenneth Waltz'ın yapısal realizmi birlikte değerlendirildiğinde, uluslararası sistemde varlığını sürdürebilen devletlerin öncelikle kendi kurumsal bütünlüklerini koruyabilmeleri gerektiği görülmektedir. Bu çerçevede 15 Temmuz sonrasında gerçekleştirilen yeniden yapılanma; güvenlik bürokrasisinin yeniden organize edilmesi, komuta-kontrol mekanizmasının güçlendirilmesi, sivil denetimin genişletilmesi ve kamu kurumlarında hukuka aykırı örgütlenmelerin tasfiye edilmesi bakımından devlet kapasitesinin yeniden tahkim edilmesi olarak okunabilir.

Devlet Kapasitesinin Tahkimi

Türk devlet geleneğinde egemenlik, tarih boyunca bölünemez ve paylaşılmaz bir ilke olarak kabul edilmiştir. Selçuklu'dan Osmanlı'ya, oradan Cumhuriyet'e uzanan siyasal süreklilikte devlet otoritesi dışında gelişen alternatif sadakat ağları, egemenliğin kendisine yönelmiş yapısal bir tehdit olarak değerlendirilmiştir. Nitekim Machiavelli'nin de işaret ettiği üzere, bir devletin en büyük zaafı çoğu zaman sınırlarının dışında değil, içeride oluşan görünmez bağlılık ağlarından kaynaklanmaktadır. Güçlü devlet, yalnızca dış tehditleri bertaraf eden değil; kendi bünyesinde oluşabilecek kırılmaları da zamanında tespit edip ortadan kaldırabilen devlettir.

Bu noktada Anadolu irfanında yer alan "pirincin içindeki beyaz taş" benzetmesi önemli bir siyaset felsefesi sunmaktadır. Beyaz taş, görünüş itibarıyla pirinçten ayırt edilemez; ancak fark edilmediğinde ciddi zararlara yol açabilir. Devletler açısından da en karmaşık tehditler çoğu zaman açıkça görünenlerden değil, meşru yapılar içerisine gizlenebilen örgütlenmelerden doğmaktadır. Bu nedenle kurumsal hafızanın canlı tutulması, liyakat sisteminin korunması, etkili denetim mekanizmalarının işletilmesi ve hukuk devleti ilkelerinin tavizsiz uygulanması millî güvenliğin vazgeçilmez unsurlarıdır.

Teyakkuz hâli, olağanüstü dönemlere özgü geçici bir refleks değil; güçlü devlet olmanın süreklilik arz eden kurumsal ahlakıdır.

Güvenlik Paradigmasının Dönüşümü

15 Temmuz sonrasında güvenlik anlayışında yaşanan dönüşüm de bu devlet kapasitesi inşasının önemli bir sonucudur. Geleneksel savunma yaklaşımının yerini, tehditleri kaynağında etkisiz hâle getirmeyi esas alan proaktif güvenlik stratejisi almıştır. Fırat Kalkanı, Zeytin Dalı, Barış Pınarı ve Pençe serisi operasyonları bu anlayışın sahadaki somut tezahürleri olarak öne çıkmıştır. Böylece Türkiye, stratejik çevresini şekillendirebilen bir güvenlik aktörüne dönüşme yönünde önemli bir kapasite kazanmıştır.

Neorealist yaklaşımın temel kavramlarından biri olan "self-help", devletlerin güvenliklerini öncelikle kendi imkânlarıyla sağlamalarını öngörmektedir. Türkiye'nin savunma sanayiinde son yıllarda ulaştığı yerli üretim kapasitesi de bu ilkenin pratik yansıması olarak değerlendirilebilir. Millî teknoloji hamleleri, dış politika kararlarında stratejik bağımsızlığı güçlendiren önemli bir unsur hâline gelmiştir. Savunma sanayiine yönelik saldırılar ise bu alanın egemenliğin ve devlet kapasitesinin temel bileşenlerinden biri olduğunu göstermiştir.

Devletin Görünmeyen Tehditlere Karşı Mücadelesi

Askerî kapasitedeki artış, diplomatik etkinliği de desteklemiştir. Karadeniz Tahıl Girişimi'nde üstlenilen arabuluculuk rolü, Suriye, Irak, Libya ve Karabağ sahalarındaki faaliyetler ile Körfez ülkeleri ve Mısır'la geliştirilen normalleşme süreçleri, güvenlik, diplomasi ve ekonominin birbirini tamamlayan stratejik sütunlar hâline geldiğini göstermektedir. Günümüz uluslararası sisteminde askerî güç, teknolojik üretim kapasitesi, ekonomik dayanıklılık ve diplomatik esneklik birlikte değerlendirildiğinde gerçek devlet kapasitesi ortaya çıkmaktadır.

15 Temmuz hain darbe girişimi, devlet egemenliğinin yeniden tahkim edildiği, kurumsal kapasitenin güçlendirildiği ve stratejik otonominin pekiştirildiği tarihsel bir dönüm noktası olarak değerlendirilebilir. Ancak devlet felsefesinin en temel ilkelerinden biri şudur: Güvenlik hiçbir zaman tamamlanmış bir süreç değildir. Pirincin içindeki beyaz taş nasıl dikkatli bir göz ve sabırlı bir ayıklama gerektiriyorsa, devlet de görünmeyen tehditlere karşı hukuk içinde hareket eden güçlü kurumlarını, denetim kapasitesini ve kurumsal teyakkuzunu daima canlı tutmak zorundadır.

Egemenliği ayakta tutan, o gücü sürekli koruyabilecek devlet aklıdır.