
Bayram ziyaretlerinde bazen -mış gibi yüzeysel sohbetlerin içinde kalır insan. Bazen de söz, birdenbire derin bir bahsin kapısını aralar. Bu bayram, güzel insanlarla birlikte böyle bir kelam halkasının içinde buldum kendimi.
Yurt dışında yaşayan bir akademisyenin İslam ve Müslüman üzerine yazdığı kitap etrafında açılan bahis, sonrasında başka isimlere uzandı.
Huzursuz oldum. Rahatsız oldum. Zira sohbet ilerledikçe, adı geçen akademisyenin ve ardından zikredilen bazı isimlerin, İslam'a düşman ekranlarda nasıl bir malzemeye dönüştürülmesi huzursuz etti.
Çünkü Müslümanın kendi iç yarasını, o yaradan haz duyan mahfillerin sofrasına taşıması acı bir manzaraydı.
Bir Müslüman, İslam'a karşı soğuk ve yaralı bir nazarla bakan ekranların sandalyesine oturduğu vakit, yalnız kendi bedenini oraya götürmez. Arkasında cami avlusu, Kur'an sesi, annesinin duası, babasının secdesi, mahallesinin mahcubiyeti, ümmetin yorgun haysiyeti de o sandalyeye ilişir.
Fatih Altaylı'nın, Mirgün Cabas'ın, Özlem Gürses'in, Ruşen Çakır'ın sofrasında Müslümana açılan yer, bir fikir ikramı taşımaz. O yer, bir yoklama masasıdır.
Orada Müslümandan hikmet beklenmez. Malzeme beklenir. Bir kırık cümle, bir iç kavga, bir cemaat yarası, bir iktidar kırgınlığı, bir "biz de rahatsızız" edası beklenir.
Sonra o cümle alınır. Kesilir, biçilir, parlatılır. Seküler seyircinin önüne bırakılır. "Bakın, kendi içlerinden biri söylüyor" denir.
Bir akademisyen ilmi o masada çoğu zaman delil olmaktan çıkar, itiraf kâğıdına döner.
Bir tefsir hocası Kur'an'ın muradını izah ettiğini zannederken ondan beklenen, vahyin heybetini göstermekten ziyade laik seyircinin tedirginliğini yatıştırmasıdır.
Bir şeyh yahut cemaat hocası kendi evinin tozunu silkelerken, evin duvarı düşman pazarında teşhir edilir.
Müslüman kendi evindeki yangını elbette görecek. Dinde kabalık varsa itiraz edecek. Gençlerde uzaklaşma varsa dertlenecek. Siyasette ahlak yarası varsa hesabını soracak.
Ancak yukarıda art arda sıraladığımız isimlerin ekranında Müslüman eşit konuşmacı sayılmaz. Açıklama yapan taraftır. Bunu da bilecek.
İslam açıklanır. Başörtüsü açıklanır. Cemaat açıklanır. Şeriat açıklanır. Aile açıklanır. Ümmet açıklanır. Fakat seküler kibir açıklanmaz. Batıcı küçümseme açıklanmaz. Başörtülü kızların hafızasında kalan acı açıklanmaz. Kur'an kursuna, imam hatibe, sakala, çarşafa, secdeye yönelen alay açıklanmaz.
Açıklama görevi hep Müslümana düşer.
Bu başlı başına bir hiyerarşidir.
Müslüman bu hiyerarşiyi fark etmeden o masaya oturursa, kendi sözünün sahibi kalamaz.
Cümleyi o kurar, hükmü başkası verir.
Hoca konuşur, ekran kazanır. Akademisyen izah eder, önyargı beslenir. Aktivist cesur olduğunu sanır, mahallesi küçültülür.
Seküler salonların verdiği alkış, çoğu zaman hakikate verilmiş bir hürmet taşımaz. O alkış, Müslümanın kendi tarafına mesafe koymasına verilen soğuk bir mükâfattır.
Müslüman bir programa çıkacaksa omurgasıyla çıkmalıdır. Soruyu bozmalıdır. Çerçeveyi kırmalıdır. Sanık sandalyesine oturmayı reddetmelidir.
Müslüman için duruş, kelamdan evladır.
Mesele ne çok bildiğini göstermek meselesi değildir.
Mesele, kimin sofrasında, kimin diliyle, kimin işine yarayacak şekilde konuştuğunu bilmektir.
Rahmetli babamın büyüklüğüne bir kez daha burada tanıklık etmiş oldum. Vaktiyle ulusal bir medya imparatoru, kendisine açık çek uzatarak televizyonunda program yapmasını istemişti. Babam ise o parlak teklife karşı izzetle durmuştu. "Senin ve kanalının zihniyetine hizmet etmeyi kendime zül addederim" demişti.
Bazen bir kapıdan girmemek, bin cümlelik konuşmadan daha derin bir beyandır.
İslam'ın bir özür dosyası olmadığını, Müslümanın çağın karşısında mahcup bir kalıntı sayılamayacağını göstermek gerekir.
Aksi hâlde ekran kapanır.
Düşman memnun kalır.
İslam'ın izzeti, bir program dekorunda örselenir.