
Gençlik, gençler; her daim kendilerine misyon yüklenen özneler oldu. En muhafazakârından en progresifine kadar tüm ideolojiler, gençliğe dair bir şey söyler. Kimi köklere vurgu yapar, kimi atiye bakar. Kimi toplumun öncüsü gençlikten söz eder, kimi bireyin özgürlüklerinden dem vururken gençlerin beklentilerini önceler.
Bugün artık konu "gençliğin kaybı" şeklinde de konuşuluyor. "Gençleri kaybettik" anlamında değil; genç nüfusun kendini yenileyememesinden, başka bir ifadeyle demografik yaşlanmadan bahsediliyor daha çok. Ama bir taraftan da gençler hâlâ tüm toplumsal ve siyasal söylemlerin baş aktörü. Gençleri kazanan toplumu kazanıyor, siyaseti kazanıyor.
Öte yandan gençliğin başını çektiği toplumsal hareketler de eskisi kadar güçlü değil. Gençlik olgusu önem kazandıkça gençlerin öncülük nosyonu aşınıyor. Bireyselleşme ve özgürlük söylemleri, genç kuşakta aile, topluluk ve kuşak dayanışması gibi sorumluluk yükleyen ilişkileri zayıflatıyor. Bu durumun toplumsal devamlılığı riske atacak ciddi sonuçlar doğurabileceği dahi söyleniyor.
Özgürleşmenin bedeli, dayanışmanın zayıflaması ve yalnızlaşma oldu. Bugün algoritmaların insafına bırakılmış halde tartıştığımız, dertlendiğimiz ve ne yapacağımızı bilemediğimiz pek çok sorunun arkasında; aslında özgürleşme ile dayanışmanın, birey olmak ile toplum olmanın, muhafazakârlık ile ilericiliğin toplumsal bir kutuplaşma şeklinde tezahür etmesi ve bunun gençlerin toplumsal bağlarını zayıflatan bir sonuç üretmesi var.
Bu, "modernitenin hesap edilmemiş sonuçları" deyip geçemeyeceğimiz bir konu. Batı'da hızla yükselen yeni faşizm, gözünü bu gençliğe dikmiş durumda. Aşırı sağ, gençler arasında yükseliyor. Bakıyorsunuz sağ politikacılar bir taraftan haklı kaygıları dile getiriyor, toplum diyor, aile diyor; ama bir taraftan da Müslümanları Avrupa'dan, ABD'den sürmekten bahsediyor.
Dünyada aile ve nüfusun önemine dair farkındalığın, yabancı düşmanlığı ve İslamofobiyle paralel yükselmesi maalesef çok kötü. Bu meydan okumaya karşı güzel örnek olabilecek bir söylemle ortaya çıkmak gerekiyor.
İslam dünyası, Doğu'nun sesini kısan ve dünyada olup biten her şeyi kendi aynasından yansıtan Batı'nın elinden artık sazı almak zorunda. Filistin'deki soykırım, söylem üstünlüğünü Batı'nın elinden aldı. Bir halkın ölerek büyüttüğü bu direniş, tüm dünyaya Müslüman öznenin ölmediğini de gösterdi.
Bu ortamda Türkiye gibi; toplumu, aileyi ve millî değerleri önceleyen, demografik yaşlanmayı sorun eden siyasal aktörlerin uçlarda değil merkezde konumlanmaları; yabancı düşmanı ve göçmen karşıtı olmamaları, siyasal hoşgörüyü temsil etmeleri bakımından çok önemli.
Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın hem partisinin Kocaeli'ndeki Gençlik Şöleni'nde hem de 19 Mayıs Gençlik ve Spor Bayramı dolayısıyla verdiği mesajlarda; ayakları yere basan, ülküsü olan, köklerine bağlı ama atiye bakan, direnişçi ama yıkıcı olmayan bir gençlik tanımı vardı.
Direniş bir performans değil; kaybettiğini yeniden kazanmaya çalışanın cehdi... Devrim, yıkmak değil kurmak... Özgürlük, prangalardan kurtulmak...
Cumhurbaşkanı'nın "Diriliş Nesli", "Asım'ın Nesli" diyerek taltif ettiği ve tarif ettiği gençlik; narsist değil diğerkâm, başıboş değil sorumluluk sahibi, bencil değil fedakâr, dayanışmacı...
Ve bu gençlik bir örnek de değil. Öyle olması da düşünülemez. Gençlik Şöleni'nden hareketle AK Parti'nin çok değiştiğini söyleyenler de oldu. "Bu mu Asım'ın Nesli?" diyenler...
Kamusal alan siyasetten daha geniştir. Siyaset, öğrenen bir kurum olmazsa kendini geleceğe taşıyamaz. Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın siyasi dehası da burada olsa gerek: Tribünlerde dans eden gençliğe "Asım'ın Nesli" diye seslenebilmesinde ve sesine yankı alabilmesinde.