
Savunmasını başkasına emanet eden milletler, geleceğini de başkalarının insafına bırakır.
Bir ülkenin kendi silahını üretememesi, gerektiğinde kendi kararını da verememesi anlamına gelir. Yakın geçmişte bunun bedelini ağır şekilde ödedik. Kıbrıs Barış Harekatı sonrası uygulanan ambargolar, terörle mücadelede yaşanan mühimmat krizleri ve dışa bağımlılığın oluşturduğu baskılar hala hafızalardadır. Çeşitli bahanelerle durdurulan projeler ve "izin verilirse kullanabilirsiniz" anlayışı, Türkiye'ye acı ama öğretici bir ders vermiştir.
İşte tam da bu noktada, 2002 sonrası başlattığımız yerli ve milli savunma sanayii hamlesi, Türkiye açısından bir tercih değil zorunluluk olarak ortaya çıkmıştır. AK Parti ile birlikte savunma alanında oluşturulan uzun vadeli vizyonla; dışa bağımlılığı azaltmayı hedefleyen büyük projeler birer birer hayata geçirilmiştir. 2000'li yılların başında savunma sanayiindeki yerlilik oranımız yaklaşık yüzde 20 seviyelerindeyken, bugün bu oranı yüzde 80'lerin üzerine çıkarmayı başardık.
Artık silah ve mühimmat için kapıda bekleyen bir Türkiye yok, kendi savunma sanayiini geliştiren ve ihraç eden bir Türkiye var.
Özellikle Bayraktar TB2 ve AKINCI SİHA'ları, savaş doktrinlerini değiştiren sistemler arasında gösteriliyor. Libya'dan Karabağ'a, Ukrayna'dan Afrika'daki birçok operasyon bölgesine kadar Türk SİHA'larının etkisi dünya tarafından yakından takip ediliyor.
Savunma sanayiindeki dönüşüm yalnızca İHA ve SİHA'larla sınırlı değil. TUSAŞ tarafından geliştirilen milli muharip uçak KAAN, Türkiye'nin beşinci nesil savaş uçağı hayalinin ötesine geçen bir başarıdır. ASELSAN elektronik harp ve radar teknolojilerinde dünyanın sayılı firmaları arasına girerken, ROKETSAN tarafından geliştirilen füze sistemleri Türkiye'nin caydırıcılık kapasitesini önemli ölçüde artırmıştır. Bora, Atmaca, Sungur, Tayfun ve hipersonik füze çalışmaları, artık Türkiye'nin gerektiğinde oyun değiştirebilecek bir güç haline geldiğini göstermektedir.
Mavi Vatan'da da benzer bir dönüşüm yaşanmakta. Türkiye'nin ilk çok maksatlı amfibi hücum gemisi olan TCG Anadolu, denizlerdeki egemenliğimizi perçinliyor. Kendi gemisini tasarlayan, kendi savaş sistemlerini üreten ve deniz gücünü milli imkanlarla geliştiren bir Türkiye gerçeği artık tüm dünyanın kabul ettiği bir gerçektir.
MİLGEM projeleriyle yerli savaş gemileri üreten sayılı ülkeler arasındaki yerimizi aldık.
Türkiye'nin ilk Kıtalararası Balistik Füzesi YILDIRIMHAN, 25 mach hıza, 6000km+ menzile ulaşabilen caydırıcı gücüyle milletimizin gurur vesilesi olmuştur.
Elbette bütün bu başarılar kolay elde edilmedi. Türkiye'nin savunma sanayiinde attığı her adım, içeride ve dışarıda çeşitli çevreleri rahatsız etti. Çünkü güçlü Türkiye, sadece ekonomik değil jeopolitik olarak da denklemleri değiştiren bir Türkiye anlamına geliyor. Bu yüzden savunma sanayiindeki her başarıya küçümseyici yaklaşanlar, Türkiye'nin bağımsızlık yürüyüşünden rahatsızlık duyan anlayışın temsilcileridir.
Halbuki Türkiye'nin başarısı; mazlum milletler için güven, saldırgan politikalar izleyen çevreler için ise ciddi bir caydırıcılıktır.
Bölgesel istikrarın, küresel barışın ve adil dünya anlayışının biricik temsilcisi Türkiye'dir. Dünya kamuoyu bunun bilincindedir. En büyük referansımız, köklü tarihimizdir.
Tarihte tesadüf yoktur. Tarihimizi güçlü kılan şey, askeri ve içtimai başarılarımızdır. Yakın zamanda seneyi devriyesini idrak edeceğimiz İstanbul'un fethini; Şahi Topları'nı anmadan anlatamazsınız. Dünyaya diz çöktüren Metehan'ın büyük fetih çağını; "ıslıklı ok" teknolojisine değinmeden izah edemezsiniz.
Türkiye Yüzyılı ise gelecek nesiller tarafından bu büyük yerli ve milli sanayi hamlemizle anılacaktır.