
Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin'in 9 Mayıs Zafer Günü sonrasında yaptığı açıklamalar, savaşın psikolojik, diplomatik ve jeopolitik seyrine dair de önemli işaretler taşımaktadır.
"Ukrayna'daki çatışmanın sonuna yaklaşıldığını düşünüyorum" ifadesi, ilk bakışta klasik bir stratejik güç gösterisinin devamı gibi görülebilir. Ancak sahadaki gerçeklik daha derin okunmayı gerektiriyor. Çünkü bugün gelinen noktada yalnızca cepheler değil, toplumlar da yorulmuştur.
Yaklaşık dört yılı aşan savaş, sadece şehirleri değil; hafızaları, ekonomileri ve gelecek tahayyüllerini de yıpratmıştır. Ukrayna, insan kaynağı, altyapı ve ekonomik kapasite bakımından tarihinin en ağır tahribatlarından biriyle karşı karşıya kalırken; Rusya da uzun süreli yaptırımların, askerî harcamaların ve uluslararası izolasyonun maliyetini hissetmektedir. Savaş artık yalnızca askerî değil; aynı zamanda sosyolojik ve ekonomik bir tükenmişlik alanına dönüşmüştür.
Rusya-Ukrayna Savaşında Yeni Eşik
Batı dünyası savaşın ilk döneminde Ukrayna'yı "Avrupa'nın savunma hattı" olarak tanımlamış, büyük bir siyasi ve askerî destek mobilizasyonu oluşturmuştu. Fakat zaman ilerledikçe uluslararası sistemde yeni kriz alanlarının ortaya çıkması, enerji maliyetlerinin yükselmesi, Avrupa toplumlarında derinleşen savaş yorgunluğu ve özellikle Amerika Birleşik Devletleri'nde iç siyasetin öncelik kazanması, bu desteğin stratejik dayanıklılığını zayıflatmıştır. Bugün Avrupa başkentlerinde artık "Ukrayna nasıl kazanır?" sorusundan çok, "Bu savaş nasıl sonlandırılır?" sorusu daha yüksek sesle konuşulmaktadır.
Bu değişim, uluslararası siyasette önemli bir zihinsel kırılmaya işaret etmektedir. Çünkü savaşın ilk evresinde temel hedef Rusya'yı zayıflatmak iken, bugün öncelik kontrolsüz bir tırmanmanın Avrupa güvenliğini daha büyük bir kaosa sürüklememesidir. Enerji arzı, göç baskısı, ekonomik daralma ve artan savunma harcamaları; Avrupa'yı daha realist, daha temkinli bir çizgiye taşımaktadır.
Silahların Gölgesinde Yükselen Diplomasi
Putin'in Kiev'e yönelik ağır misilleme tehdidini açık biçimde dile getirmesi ise savaşın hâlâ son derece kırılgan bir denge üzerinde ilerlediğini göstermektedir. Moskova bir yandan müzakere kapısını aralık bırakırken, diğer taraftan sahadaki askerî baskıyı maksimum düzeyde tutarak diplomatik masada üstünlük sağlamaya çalışmaktadır. Bu, Rus stratejik aklının tarihsel reflekslerinden biridir.
Öte yandan Ukrayna yönetimi açısından tablo daha karmaşıktır. Kiev, mevcut şartlarda tam kapsamlı bir askerî zaferin giderek zorlaştığını görmekte; ancak toprak kayıplarını kabullenmenin doğuracağı siyasi ve toplumsal sonuçlardan çekinmektedir. Bu nedenle önümüzdeki süreçte tarafların doğrudan kalıcı bir barıştan ziyade, kontrollü ve sınırlı ateşkes modellerine yönelmesi daha olası görünmektedir.
Küresel Yorgunluk ve Ukrayna Savaşının Son Perdesi
Tam da bu noktada Türkiye'nin yaklaşımı dikkat çekmektedir. Türkiye, savaşın ilk gününden itibaren ne savaşın körleştirici kutuplaşmasına teslim olmuş ne de diplomasi kapısını kapatmıştır. Tahıl Koridoru Anlaşması'ndan esir takaslarına kadar birçok kritik başlıkta dengeleyici ve kolaylaştırıcı bir rol üstlenen Ankara, bölgesel istikrarın ancak hakkaniyet temelinde kurulabileceğini savunmuştur.
Türkiye'nin tavrı, taraflardan birinin mutlak yenilgisine dayanan bir düzenin değil; güvenlik kaygılarını dikkate alan adil ve sürdürülebilir bir barışın mümkün olduğu fikrine dayanmaktadır.
Çünkü savaşların gerçek kazananı olmaz. Uzayan her çatışma, yalnızca şehirleri değil; insanlığın ortak vicdanını da yorar. Bugün Rusya-Ukrayna savaşında hissedilen şey tam olarak budur: askerî söylemlerin sertliğine rağmen, tarafların giderek artan biçimde barışın zorunluluğunu hissetmeye başlaması.
Önümüzdeki aylarda diplomatik temasların yoğunlaşması, arka kapı görüşmelerinin hız kazanması ve belirli bölgelerde geçici ateşkes formüllerinin gündeme gelmesi sürpriz olmayacaktır. Tarih göstermiştir ki en sert savaşlar bile sonunda masada son bulur. Mühim olan, o masaya kinle değil; hakkaniyet, akıl ve insanlık sorumluluğuyla oturabilmektir.