
Birkaç gün önce 27 Mayıs darbesinin yıldönümüydü. 1960 askeri darbesinin açtığı yaralar sarılamaz. Darbeyi yazacak olsam, bu köşe yeterli olmaz. Bugün yazacaklarım, rahmetli Numan Esin ile tanışmamızla başlayacak. Biliyorsunuz, Numan Esin de darbe sonrasında ülke yönetimini devralan 38 kişilik Millî Birlik Komitesi'nin üyelerinden biriydi. Beş buçuk ay sonra bu komitenin 14 üyesi tutuklanarak yurtdışı görevlere gönderildi. Darbenin kudretli kurmay albayı rahmetli Alparslan Türkeş bu grubun lideri olarak kabul edilen isimdi. Alparslan Türkeş Yeni Delhi'de, Numan Esin Madrid'de siyasi sürgündeydiler. Komitenin başındaki Cemal Gürsel ile Cemal Madanoğlu'nun 14'lere yaptıkları tam anlamıyla darbe içinde darbeydi.
27 Mayıs'ın ilk beş buçuk ayında başbakan müsteşarlığı görevini üstlenen Alparslan Türkeş, siyasi sürgün günleri sonrasında ülke siyasetinde çok daha büyük sorumluluklar taşıdı. "Başbuğ Türkeş" Türk siyasetinde yeni bir yol açtı.
İstanbul Büyükşehir Belediyesi'nde, Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan'ın belediye başkanlığı döneminde danışmanlık yaptığım günlerde Numan Esin'in ziyaretime geleceğini öğrenmek heyecan vericiydi. Ziyaret saati yaklaştıkça merakım iyice arttı. Görüşme konumuzun Esin Holding'e ait bir antrepodaki zabıta mevzuatına dair bir anlaşmazlık olduğunu öğrenince şaşırmadım dersem yalan olur.
Tanışmamızdan bir müddet sonra Numan Esin ve rahmetli Mete Bora ile Hollanda'ya özel bir ziyaret yaptık. Roterdam Liman İdaresi, yabancı ülkelere antrepo alanları tahsis ediyor ve teşvikler veriyordu. Gündemimiz bir taahhüt ile bir lojistik firmasının Hollanda'da birlikte kuracakları bir antrepoydu. Her ikisi de kendi alanlarında Türkiye'nin önde gelen şirketlerindendi.
Hayat çok garip. Bu seyahat süresince Mete Bey'den çok şey öğrendim. Dinlediklerimden Turgut Özal'a ve Amerika'ya dair bazı anekdot ve değerlendirmeleri aktaracağım. Bu seyahat sonrasında Mete Bey ile sadece bir kez Kültür Bakanlığı'nda tesadüfi bir karşılaşmam oldu. Ve bir tevafuk eseri olarak da cenazesine katılma fırsatı buldum. Tekrar Allah rahmet eylesin diyorum.
Ankara'daki Atakule'yi biliyorsunuz. Mete Bey bu kulenin inşaatını yapan müteahhit. Kulenin Turgut Özal'ın başbakanlık döneminde yapıldığını biliyordum. Bilmediğim, Turgut Özal'ın inşaatı teftiş bahanesiyle hemşehrisi Mete Bey'in onun için kurduğu özel sofralara katılmasıydı. Böyle bir organizasyonun gerçek sebebi ise Semra Hanım'ı atlatmak ve ağız tadıyla yemek yemekti.
Böylesi bir yemek sırasında, yakındaki bir öğrenci grubundan genç bir kız Başbakan'a ağza alınmayacak sözlerle hakaret eder. Hemen koruma görevlileri ve ev sahibi koşturunca, Özal protestocu kızı yanına getirtir. Kendisinden nefret ettiğini söyleyen ve hemşehrisi olduğu anlaşılan kıza "Sabahları tıraş olurken aynaya baktığımda, benim de kendime kızdığım anlar oluyor." diye başlar. Birkaç saatlik derin bir sohbetin sonrasında dost olurlar. Mete Bey, Özal'ın o günkü sabrını ve ikna kabiliyetini o kadar ayrıntılı bir biçimde anlattı ki, aradan geçen uzun yıllara rağmen hiçbir ayrıntısı aklımdan çıkmadı.
Mete Bey'in hiç aklımdan çıkmayan bir başka değerlendirmesi de özellikle kendisine aitti. Zihinsel parametrelerinin öğrenim hayatı için uzun yıllar kaldığı Amerika'da oluştuğunu ve bunun kendisini başarılı kıldığını da ayrıntılı bir biçimde anlattı. Hatta genetik olarak Malatya'daki yaşıtı akrabalarından çok farklı olamayacağını ama başarılarını Amerika'da yaptığı öğrenime, kazandığı bilgi ve görgüye borçlu olduğunu özel örneklerle açıkladı.
Bugünden geriye baktığım zaman ben de Hollanda yıllarım ile ilgili benzer şeyleri düşünüyorum. Farkında olmasak bile içinde yaşadığımız toplum ile çok ciddi bir alışveriş içinde oluyoruz. Elbette ampirik bir araştırmaya dayanarak değil ama kendi gözlemim olarak ben de şunu fark etmişliğimi hatırlıyorum. Yurtdışında yaşadığım yıllarda, Türkiye'ye ziyarete gidip dönenler memlekettekilerin çok değiştiğini sıkça söylerlerdi. Elbette değişim hayatın en önemli dinamiği ama farkında olamadıkları kendileriydi. İster istemez yabancı bir ülkede, yabancı bir kültürün içinde azınlıktaydılar. Doğal olarak aldıkları ve verdikleri pek çok şey oluyordu. Esasen değişen kendileriydi.
Yine kendi hayatımdan devam edecek olursam benim yaşadığım Hollanda çok kültürlülüğün cennetiydi. O günlerin Hollanda'sında mecliste gösteri kanunu tartışılırken çanın kaç desibel şiddetinde çalınacağı da, ezanın kaç desibel şiddetinde okunabileceği de rahatlıkla konuşulabiliyor, tartışılabiliyordu. Kısacası o günün Hollanda'sında yüksek öğrenim gören ve dile kolay 15 yıl yaşayan biri olarak ben de zihinsel parametrelerimin orada oluştuğunu ve fazlasıyla etkilendiğimi rahatlıkla söyleyebilirim.
Mete Bey'den burada anlattığım ya da buraya sığdıramayacağım için anlatamadıklarımı büyük bir merak içinde dinledim. Özellikle Amerika'yı ziyaret etmem konusunda beni çok yüreklendirdi. "Avrupa'da geçen yıllarında buraları iyi tanımışsın. En kısa zamanda Amerika'yı görmelisin. Orada ilk fark edeceğin ölçek ve boyut olacak. Avrupa ile mukayese edilemez bir büyüklük göreceksin."
Amerika'yı elbette görmek istiyordum ama bunu ilk fırsatta yapmamda, bu değerlendirmenin hakkını teslim etmeliyim.
Hiç uzatmadan o fırsatı kendim oluşturdum. 2001 yılında, 11 Eylül'ün hemen öncesindeki ilk seyahatimde New York, Şikago, Teksas, Miami, New Orleans ve Orlando'yu gezdim. Tabii ki Mete Bey gibi uzun müddet yaşamadığım için kendimi değerlendirme yapacak yetkinlikte görmem. Ama sadece şunu söyleyebilirim: İlk ziyaretimde ve sonrakilerde, o büyüklüğü zaman zaman hantallığa dönüşen bir halde gördüm.
İlk ziyaretimin hemen ardından 11 Eylül yaşandı. Bunu karşı hamleler ve Avrupa'da yaşanan diğer bazı olaylar takip etti. Bugün bambaşka bir dünyadayız. O günün Amerika'sından da o günün Hollanda'sından da bugün eser yok. Ama hayat devam ediyor. Mete Bey'in vizyonu ve misyonunu evlatları devam ettiriyor. Sahra Altı Afrika'da en güçlü şirket haline gelen Summa, hepimizin gururlanması gereken pek çok dev projeyi hayata geçiriyor.
Bu satırları New York'tan yazıyorum. İlk ziyaretimden bugüne tam çeyrek asır geçmiş. Bugün, "çatkapı" Türkevi'ni ziyaret ettik. Gördüğümüz tablo ve karşılaştığımız ilgi ailece hepimizi gururlandırdı.
Türkiye Cumhuriyeti'nin 1977 yılındaki imkânlarıyla ortaya koyduğu o günkü vizyonun, aradan geçen yarım asır boyunca daha da geliştirilerek bugün Birleşmiş Milletler'in hemen karşısında yükselen Türkevi ile nasıl çok daha büyük bir vizyona dönüştüğünü yerinde görmüş olduk.