
Bir süredir "aldanma" temalı bir dosya üzerine eğilmiş durumdayım. Okudukça günümüzü daha iyi anladım. Bu okumaların başında Robert Cialdini'nin "İknanın Psikolojisi" vardı.
İnsanın nasıl ikna edildiğini, daha doğrusu nasıl kandırıldığını bir bilim adamı titizliğiyle haritalayan bir başyapıt.
Derken entelektüel birikimine güvendiğim bir ağabeyime dosyadan bahsedince iki kitap daha önerdi. İsimleri duyunca "ne alaka!" dedim, ısrar etti.
Birinin yazarı, on beş yıl evvel Mecidiyeköy'deki ofisinde tanışmak şerefine eriştiğim Ali Saydam'dı. İknayı bir ilme, bir sanata, hatta bir edebe çevirmiş, meselelere herkesten bambaşka bir zaviyeden bakan müstesna biri.
O hoşsohbeti, o babacan vakarı ve kelimelerin ardındaki niyeti bir nakkaş inceliğiyle sezen feraseti karşısında küçük dilimi yutmuştum. Üzerimdeki tesirini yıllar geçse de hâlâ bir hürmetle taşırım.
Diğer kitabın yazarı, uzun bir dönem yol arkadaşlığı ettiğim, evinde konakladığım rahmetli dostum Bülent Akyürek'ti. Malatya kitap fuarında, yazar olduğunu fark etmeyen seküler bir teyzenin "Diyet kitabı var mı?" sorusuna tezgâhtaki Ömer Seyfettin'in "Diyet" hikâyesini satmayı teklif edecek kadar da muzipti.
İki kitabı da aldım.
Masamda üç kitap, üç ayrı kapıdan girip aynı odada karşılaşmış üç yolcu gibi duruyor.
Biri ikna sanatını ilmin terazisinde tartan bir âlimin, biri o sanata ömür vermiş bir üstadın, öbürü tezgâhı devirmiş bir romancının.
İlki insanın nasıl avlandığını anlatıyor, ikincisi o avın inceliklerini bir hikmete dönüştürüyor, üçüncüsü avlanmayı topyekûn reddediyor.
Ve fakat sırt sırta görünen bu üç ses, hakikatte aynı pınardan akıyor.
Cialdini, koca bir ömrü insanın "evet" deme refleksine adamış. Bize der ki insan, bilgi seli altında her şeyi tek tek tartamadığı için otomatik kestirme yollara sığınır, "tık... vızzz" diye işleyen reflekslere.
Küçük bir söz verince, tutarlı görünmek için ardını getirir. "Herkes yapıyor" deyip kalabalığa uyar. Bir unvana, bir otoriteye kolayca teslim olur. Sevdiğine "hayır" diyemez. "Son fırsat, tükeniyor" denince kaybetme korkusuyla atılır.
İşte aldanışın makinesi budur.
Kimse bizi zorla satmaz, biz kendi reflekslerimizden avlanırız. Cialdini bu görünmez kaldıraçları çıplak gözle gösterdiği için hem en usta ikna kılavuzu hem de ona karşı en sağlam siperdir.
Üstat Saydam'ın kitabı ise bambaşka bir iddiaya imza atıyor. "Eş ve Müşteri nasıl kaybedilir?" ...
Evlilikle alışverişi, en mahremle en piyasayı aynı terazide tartmaya cesaret ediyor. Tüketici, müşteri, "özel müşteri"... İnsanın gönlünü emanet ettiği eşini, kaybedilmemesi gereken bir "özel müşteri" diye okuyor.
İlk bakışta insanı ürperten bu teşhis, aslında bir üstadın çağa tuttuğu dehşetengiz aynadır.
Zira en içli kelimelerimizi bile pazarın lügatinden ödünç alır olmuşuz. Gönlün dili çekilmiş, yerine fiyat etiketinin soğuk rakamı kurulmuş. Saydam bunu bir kusur diye değil, bir hekimin teşhisi gibi ortaya koyuyor.
Üçüncü kitabın adı bir tokat. Satılık Adam... Bu defa ses, tezgâhı tekmeleyen bir yürekten geliyor. İnsanın sattığı, beden değil, sükûtudur, vicdanıdır, iradesidir. Bir imza, bir baş eğiş, bir "boş ver" derken satılır.
İşte üç kitap burada birbirine değiyor.
Cialdini avın mekanizmasını çözüyor, Akyürek ava boyun eğmeyi reddediyor.
Üstat Saydam ise, koca bir ikna kitabının sonunda, hiç beklenmedik bir zirveye çıkıyor.
Dirilmenin ancak ölmeden ölmekle, sahip olmanın ancak sahiplenmemekle mümkün olduğunu bir arifin sükûnetiyle fısıldıyor.
Romancı da eserini, insan, kıymetinin bilinmesini diliyorsa, ömründe bir kere ölmeyi göze almalıdır hükmüyle mühürlüyor.
Ortak reçete. Ölmek...
Çünkü çağın insanı kendini bir mal gibi yaşamaya alıştı.
Kimse zorlamıyor, müzayedeye gönüllü çıkıyor.
Zincirini kendi takıp ona hürriyet diyor.
İnsanın en büyük aldanışı, müzayede salonunu hürriyet sanmasıdır. Kendini sata sata özgürleştiğini vehmetmesidir.
Vaktiyle birileri "aldanmak ezelî bir şifadır" diye yazdı, lâkin bir aldanış vardır ki şifa değil, sırtını sıvazlaya sıvazlaya öldüren bir afyondur.
Üç kitabı kapatıp masaya bıraktım.
Biri "insan nasıl ikna edilir" diye soruyor, biri "müşterini nasıl elde tutarsın" diyor, öbürü "kendini nasıl elde tutarsın" diyor.
Üçü de aynı kelimede bağlanıyor. Ölüm.
Aldanmaktan uyanmanın da bu pazaryerinde satılmamanın da yegâne yolu, ölmeyi çoktan öğrenmiş olmaktır.
Fazla söze ne hacet! Yunus Emre kitabın ortasından söylemiş, "Ana rahmimden geldik pazara, bir kefen aldık döndük mezara..."