M. Yalçın YILMAZ
M. Yalçın YILMAZ
yalcin.yilmaz@star.com.tr
Tüm Yazıları

Arnavutluk satılık değildir!

Telefonum çaldı. Arayan yıllar önce emek verdiğim Arnavut bir öğrencim. Görüntülü aramada telefonu açar açmaz Tiran sokaklarından yükselen sesleri duydum. Ardından sokaktaki kalabalığı gördüm. Kalabalığın arasında eşi ve çocuklarıyla yürüyordu. Nefes nefeseydi. Bir yandan sloganlara eşlik ediyor bir yandan da konuşmaya çalışıyordu.

"Sesimizi duyun Hocam!" dedi.

Arka planda binlerce kişinin aynı sloganı tekrar ettiğini duyuyordum:

"Shqipëria nuk është në shitje! — Arnavutluk satılık değildir!"

Son aylarda Arnavutluk'ta yaşanan gelişmeleri elbette takip ediyorum. Basına yansıyan haberlerden yabancı yatırım projeleri ve sokaktaki tepkiler ilk bakışta bir çevre veya turizm tartışması gibi görünebilir. Ancak Balkanlar'ın tarihini bilenler için mesele bundan daha büyük.

Çünkü Balkanlar her zamanki gibi gerilim hattındaki önemini koruyor.

Bu coğrafya yüzyıllardır büyük güçlerin nüfuz mücadelelerinin kesişme noktalarından biri olmuştu. Osmanlı son döneminden itibaren Avrupa devletlerinin rekabetine sahne olmuş, Soğuk Savaş boyunca Doğu ve Batı blokları arasında stratejik bir sınır hattına dönüşmüş, Yugoslavya'nın dağılmasından sonra ise yeniden uluslararası müdahalelerin odağında yer almıştı.

Bugün ise farklı aktörlerle benzer bir mücadele yeniden ortaya çıkıyor.

Avrupa Birliği yaşadığı güvenlik krizine rağmen genişleme çabasında. Doğu Avrupa ve Balkanlar hattından ucuz işgücü transferi yaparak 1990 sonrası güçlü ekonomilere ulaşan Kıta Avrupası pazarını genişletti ve neredeyse bölgenin tamamında otel zincirleri, araç kiralama şirketleri, market zincirleri ile perakende tüketiciyi de avucuna aldı.

Arnavutluk, 2014'ten beri aday ülke; 2020'de ise AB'ye katılmak için müzakerelere başladı. Ancak katılım konusu henüz çok uzak görünüyor.

Kaldırımlarda yürüyenler "Edi Rama Hapse!" sloganları atarken kendisini AB fanatiği olarak tanımlayan Başbakan Edi Rama, Euronews'e verdiği röportajda, "Biz fanatiğiz. Diğerleri gibi değiliz. Biz, AB inancının fanatikleriyiz," diyor. Arnavutluk'ta protestolar devam ederken Avrupa Birliği Konseyi Başkanı Antonio Costa ise Batı Balkanlar'daki ülkelerin geçmişin yüklerini aşarak geleceğe odaklanmaları gerektiğini söylüyor.

Sırbistan ve Arnavutluk bu çerçevede AB zirvesi öncesinde "kademeli entegrasyon" adı verilen yeni süreç bağlamında hareketlendi. Avrupa güvenlik mimarisinin tartışıldığı bu süreçte Belgrad'dan gelen NATO açıklamaları ve Tiran'daki AB fanatikliği gerilimin arka planını bize gösteriyor.

Bölgede Rusya geleneksel etki alanlarını koruma arayışında. Çin son yirmi yılda altyapı yatırımları üzerinden bölgeye nüfuz etmeye çalıştı. Körfez sermayesi gayrimenkul ve turizm sektörlerinde görünürlüğünü artırdı.

Şimdi bu tabloya İsrail bağlantılı yeni yatırım ve nüfuz ağları da ekleniyor.

Damat Jared Kushner'ın yatırım şirketi Affinity Partners, güneyde flamingoların, fokların ve deniz kaplumbağalarının yuvalama alanlarına ev sahipliği yapan Sazan adası ve Vjosa-Narta koruma alanının yakınındaki kıyı şeridinde 1,6 milyar dolarlık projeyle ülkeyi karıştırdı. Başbakan Edi Rama bu projeden asla taviz vermeyeceğini söylüyor.

Aslında mesele yalnızca Arnavutluk'ta bir adaya yapılacak lüks turizm yatırımı değil. Her ne kadar bu projenin Epstein adası gibi olacağı Arnavut sokağında konuşulsa da son yıllarda ortaya çıkan tabloya bakıldığında İsrail'in Doğu Akdeniz'den Batı Balkanlar'a uzanan yeni bir jeopolitik güvenlik ekseni oluşturma çabası dikkat çekiyor.

Güney Kıbrıs ile enerji iş birlikleri, Yunanistan ile gelişen savunma ilişkileri, Doğu Akdeniz'de kurulan enerji denklemleri, Libya sahasında yürütülen diplomatik temaslar ve şimdi Arnavutluk'ta tartışma yaratan girişimler birbirinden bağımsız gelişmeler değil.

Tel Aviv açısından bu yaklaşımın temelinde güvenlik alanlarını genişletme ve karşılıklı bağımlılıklar tesis etme arayışı var. 7 Ekim sonrasında İsrail yalnızca sınırlarını korumaya çalışan bir devlet gibi davranmıyor. Güvenlik çevresini genişletmeye, yeni ortaklık ağları oluşturmaya ve Akdeniz havzasında kendisine stratejik derinlik kazandırmaya çalışıyor.

Ancak tarih bize başka bir gerçeği de gösteriyor. Büyük güçlerin rekabetleri çoğu zaman güçlü devletlerde değil ekonomik kırılganlıkların bulunduğu alanlarda görünür hale gelir.

Yaklaşık üç milyona varan nüfusuyla Arnavutluk bunun bariz örneklerinden biri. Genç nüfusun başta Almanya olmak üzere Avrupa ülkelerine göç ettiği, ekonomik kalkınma ihtiyacının sürdüğü ve yabancı sermayeye duyulan ihtiyacın yüksek olduğu bir ülkeden söz ediyoruz.

Bu tür ülkelerde yatırım yalnızca ekonomik bir faaliyet olarak kalmaz. Aynı zamanda siyasi nüfuz, diplomatik etki ve uzun vadeli stratejik ortaklıklar üretir.

Aslında bugün Balkanlar'ın birçok ülkesinde benzer bir tablo görülüyor. Karadağ, Çin kredileriyle inşa edilen altyapı projelerini tartışıyor.

Bosna-Hersek, Dayton sonrası inşa edilen karmaşık siyasal düzenin yükünü taşırken etnik ayrışmalar ile dış müdahale riskleri arasında hassas bir denge kurmaya çalışıyor.

Kuzey Makedonya, Avrupa Birliği sürecinin yarattığı siyasi baskılarla karşı karşıya.

Sırbistan ise Rusya, NATO, Avrupa Birliği ve Çin arasında hassas bir denge siyaseti yürütüyor.

Arnavutluk'ta yükselen itirazları da bu geniş çerçeve içerisinde değerlendirmek gerek.

Tiran sokaklarında duyulan "Arnavutluk satılık değildir!" sloganı yalnızca bir yatırım projesine yönelmiş tepki değil. Küreselleşmenin yeni evresinde küçük devletlerin nasıl bir gelecek inşa edeceğine ilişkin daha derin bir sorgulamayı yansıtıyor: Yatırım ile egemenlik arasındaki denge nasıl kurulacak?

Ekonomik kalkınma ihtiyacı ile bağımsız milli karar alma isteği arasındaki gerilim önümüzdeki yıllarda yalnızca Arnavutluk'ta değil bütün Balkan coğrafyasında temel tartışmalardan biri olmaya aday görünüyor.

Telefonun diğer ucunda slogan atan öğrencimin sesi hâlâ kulaklarımda. Belki Tiran sokaklarında başlayan tartışma bir ada projesiyle ilgili. Ancak yükselen itirazın işaret ettiği mesele çok daha büyük.

Balkanlar yeniden küresel güç mücadelelerinin kesişme alanına dönüşürken bölge halkları kendi gelecekleri üzerinde ne kadar söz sahibi olabilecek?