
MHP lideri Devlet Bahçeli'nin grup konuşmasında vurguladığı "Barış Süreci Koordinatörlüğü" ifadesi Ankara'da bölgesel risklerin ve güvenlik kaygılarının hangi seviyeye ulaştığını göstermesi bakımından dikkat çekici. Konuşmanın satır aralarına odaklandığımızda Türkiye'nin bugün yaşanan sıcak çatışmalardan çok yarın yaşanacak şiddetli çatışmalara ve savaş sonrası ortaya çıkabilecek yeni jeopolitik düzene dair senaryolara yoğunlaştığını görmek mümkün. Özellikle İran–İsrail–ABD hattında büyüyen gerilim, Hürmüz Boğazı etrafındaki kriz, Irak ve Suriye sahasında derinleşen kırılganlık ile Doğu Akdeniz'de yeniden şekillenen güvenlik mimarisi Ankara'da iç cephe tartışmasını daha merkezi hale getiriyor. Bu nedenle Bahçeli'nin "Terörsüz Türkiye" vurgusu iç politikaya dönük bir söylemden ziyade yaklaşan bölgesel türbülansa karşı devlet kapasitesini tahkim etme, toplumsal bütünleşmeyi artırma arayışı olarak okunmalı. Ancak mesele içerden ibaret değil.
Irak sahasının İran ve ABD-İsrail cephesinin mücadele alanı olması sebebiyle Kuzey Irak Kürtlerinin tercih yapmaya zorlandığını görmekteyiz. Erbil ve Süleymaniye üzerindeki baskı belirgin hale gelmiştir. PKK'nın burada üstlenmek istediği rol Öcalan tarafından ifade edilmiş ve birçok tutanağa geçmişti. Barzani-Talabani kavgasını ve Hewler Krizi olarak bilinen ve Kürt sosyolojisinin tarihsel sorunlarını barındıran meselelerde reçete belli.
Kuzey Irak ve Bağdat arasında çözülemeyen paylaşım krizleri de Irak'ta istikrarı imkansız hale getirmişti. Şimdi Irak sahasının İran'ın etkisinden ve İsrail'in hesaplarından nasıl korunabileceği Ankara'nın gündeminde. Bu konuda Ankara'da ülkemizin çıkarlarını ve güvenliğini önceleyen ancak yöntem ve yaklaşım farklılıklarının görünür olduğunu hissettiren bir süreçteyiz.
Aslında bu yaklaşım yeni değil. Son iki yıldır bölgedeki gelişmeleri izleyenler Türkiye'de siyasetin yumuşaması, Türk–Kürt ilişkilerinin yeniden tanımlanması ve PKK'nın tasfiyesi etrafında oluşan atmosferin doğrudan jeopolitik risklerle bağlantılı olduğunu fark ediyordu. İran'da yaşanabilecek kontrolsüz bir zayıflamanın Irak ve Suriye sahasını daha kırılgan hale getireceği, Lübnan'da devlet kapasitesinin aşınmasının Doğu Akdeniz'de yeni güvenlik kuşakları doğuracağı ve enerji koridorları üzerindeki rekabetin Türkiye'yi doğrudan etkileyeceği uzun süredir konuşuluyordu.
Bahçeli'nin tavrı iç siyasette riskler barındıran ancak devletin geleceğine dair mesuliyet duygusu yüksek bir tonda ilerledi. Bahçeli için mesele sadece terörün tasfiyesini değil, savaş sonrası Ortadoğu'da kurulacak yeni denklemde Türkiye'nin içeride daha dayanıklı, dışarıda daha hareket kabiliyetine sahip bir aktör olmasını hedefleyen stratejik bakış öne çıkıyor.
ABD hegemonyasının sorgulandığı, Avrupa ve Körfez güvenlik mimarisinin tartışıldığı bir dönemdeyiz. Bu dönem tahminlerimizden çok daha uzun sürebilir. Küresel ekonomik kriz ve uluslararası sistemin kurumlarının aşınması görece uzun sürecek bir belirsizlik evresi olarak hesaplanıyor. Türkiye'nin bu evrede önündeki fırsatları değerlendirme refleksi gösteren eğilimi ile daha sakin ve küresel denkleme uyumlu adımları tercih eden eğilimin karar verme aşamasındayız diyebiliriz.
Yani Irak sahasında Ovaköy-Basra Kalkınma Yolu'nun Hürmüz düğümü sonrasında ortaya çıkan önemi ve Irak petrollerinin rotası jeopolitik zaruret olarak belirginleşiyor. Irak sahasında olası gelişmelerde Ankara'nın atacağı adımların Kuzey Irak'ta Kürtlerin, Arapların ve Türkmenlerin can güvenliğini temin etmesi, yerel meclislerin işlemesi, dünya ticaretine entegrasyonu ve enerji-ticaret hatlarının güvenliği başlıkları öne çıkacaktır. Bu güzergâhta İran veya İsrail gibi aktörlere angaje olmayacak ve süreci baltalamayacak yerel örgütlerin sisteme entegre edilmesi, silah bırakması için çareler aranmaktadır. Bu düzen arayışına Suriye başta olmak üzere Lübnan sahasının da dahil olması gerekmekte.
Yukarıdaki tablo önümüzdeki aylarda karşımıza çıkabilecek ani gelişmelerde bizim zihinsel sınırlarımızı zorlayabilecek başlıklardır. Mevcut statükoya uyumlu zihinlerimizin belirsizlikler döneminde Öcalan'ın olası yeni işlevini kabul etmesi kolay bir süreç değildir elbette. İç kamuoyunu tahkim etmekten kasıt aslında milli çıkarlarımızın boyutunu görerek yeni sürece ortak akıl ve hissiyatla adım atmak anlamına geliyor. Devlet Bahçeli'nin Eylül 2025'te ifade ettiği TRÇ açılımını bu gelişmeler ve belirsizlikler dönemi bağlamında okumalıyız. Biz bu köşede Bahçeli'nin çıkışını "Türkiye'nin İç Sesi" diyerek yorumlamıştık. Bugün kamuoyu haklı olarak PKK ve Öcalan konusunda tepkili ancak sahada yaşanabilecek gelişmeler karşısında bunca bedel ödediğimiz terör örgütü şimdi ne işe yarayacak sorusunu sormak durumunda kalabiliriz.
Bu yazının başlığına ilham veren Attila İlhan'ı rahmetle anıyorum. "Birilerinin Orta Doğu Projesi var da bizim yok mu? Diye soruyordu. Meraklısı için: https://www.youtube.com/watch?v=Dl7tQiZcSQQ&t=1s