
İran'la yürütülen müzakere süreci devam ediyor görünürken, Trump'ın birdenbire İbrahim Anlaşmaları'nı masanın merkezine koyması tesadüf değil. Tam tersine bu hamle, sahadaki askeri sonuçların değil, ABD siyasetindeki sıkışmanın sonucu.
Çünkü bugün gelinen noktada İran savaşı beklenen sonucu üretmedi. Rejim değişmedi, uranyum programı durdurulamadı, Hürmüz açılmadı. Buna karşılık savaşın maliyeti büyüdü ve ABD iç kamuoyunda Trump'a verilen desteğin hızla eridiği görülüyor. Şimdi bu esnada Trump, askeri sonuç üretemediği bir dosyayı siyasi zafer anlatısına dönüştürmeye çalışıyor.
İbrahim Anlaşmaları'nı yeniden gündeme taşıyan şey bu arayış. Bu anlaşmaların arka planını bu köşede sıkça dile getirmiştik. RAND tarafından hazırlanan Levant Ekonomik Entegrasyon Projesi gözden kaçmamalı.[ https://www.rand.org/pubs/research_reports/RR2375.html ]
Trump'ın son çıkışları açık biçimde şunu gösteriyor: İbrahim Anlaşmaları İsrail'i meşrulaştırma projesinden ziyade bölgeyi tanzim girişimi.
Pakistan'dan Türkiye'ye, Suudi Arabistan'dan Mısır'a kadar geniş bir hat üzerinde "aynı anda imzalayın" dayatması, klasik diplomatik genişleme çabasının ötesinde bir anlam taşıyor. Bu, bir anlaşmadan çok jeopolitik set inşası.
Üstelik bu set sadece İran'a karşı kurulmak istenmiyor. Asıl mesele daha geniş. Bugün Hürmüz'de yaşanan kriz, enerji akışını doğrudan Çin'i etkileyecek şekilde daraltmış durumda. Çin'in Körfez'e olan bağımlılığı düşünüldüğünde, bu bölgenin kontrolü yalnız Ortadoğu dengesi değil, küresel güç dengesi açısından da belirleyici hale geliyor.
Bu nedenle Trump'ın İbrahim Anlaşmaları ısrarını yalnız İsrail güvenliğiyle açıklamak eksik kalacaktır. Türkiye'de meseleyi teo-politik merkezli okuma kolaycılığı hakim ancak güç ve denge rekabetinde ekonomik göstergelere bakmak zorundayız. Teo-politik zemin ve çıktılar olacaktır lakin bunlar tâli meselelerdir. Trump'ın dayatmasının arkasında defalarca vurguladığımız gibi Ortadoğu'yu Çin'e karşı bir tampon bölgeye dönüştürme planı var.
Yani enerji akışını kontrol eden, ticaret hatlarını yönlendiren ve ABD'ye bağlı bir bölgesel mimari kurmak. Ancak burada ciddi bir sorun var. Bölge ülkeleri bu dayatmayı satın almak istemiyor.
Politico'ya yansıyan değerlendirmelerde Körfez diplomatlarının bu öneriyi "gerçekçi değil" ve "iç siyasete dönük" olarak nitelendirmesi, aslında Washington ile bölge başkentleri arasındaki mesafenin açıldığını gösteriyor. Pakistan'ın açık ret vermesi, Suudi Arabistan'ın Filistin şartını yeniden vurgulaması ve diğer aktörlerin sessiz kalması, bu projenin sahada karşılık bulmadığını ortaya koyuyor.
Büyük resmi anlamak zor değil. Çünkü Trump'ın önerdiği şey bölgenin beklediği bir normalleşme değil. Aksine bölgeyi zorla tanzim etme çabası.
Çin'e karşı kurulmak istenen set İsrail'le ilişkilerin normalleşmesini dayatıyor ancak aynı zamanda İran'la ilişkilerin yeniden tanımlanmasını ve İran-Çin stratejik ilişkilerinin sınırlandırılmasını da içeriyor.
Jeopolitik set ile İbrahim Anlaşmaları bir "barış projesi" olmaktan çıkıyor ve
Çin'e karşı eksen dayatmasına dönüşüyor.
Trump'ın dili de bunu teyit ediyor. "İmzalamazsanız anlaşmanın parçası olamazsınız" yaklaşımı, müzakere değil, açık bir baskı politikasını yansıtıyor. Bu dil, sahada sonuç alamayan başarısız liderliğinin masada koşulları sertleştirme refleksi olarak da okunabilir.
Öte yandan bu hamlenin İsrail boyutu da göz ardı edilmemeli. İsrail açısından İbrahim Anlaşmaları, askeri başarı elde edilemeyen bir ortamda siyasi meşruiyet üretmenin aracı. Lübnan sahasında süren gerilim, Hizbullah karşısında yaşanan başarısızlıklar ve İran dosyasının uzaması Tel Aviv'i diplomatik kazanımlara daha fazla ihtiyaç duyar hale getiriyor.
Şimdi bir yandan anlaşma konuşuluyor, diğer yandan sahada gerilim tırmandırılıyor. Lübnan hattının özellikle sıcak tutulması, müzakere sürecini zayıflatan bir faktör haline geliyor. Bu da bize şunu gösteriyor: Cephelerde savaş devam ederken, masada kalıcı bir uzlaşma üretmek mümkün değil.
Trump'ın İbrahim Anlaşmaları ısrarı, bir diplomatik genişleme hamlesinden çok,
başarısız bir savaşın siyasi telafisi gibi duruyor.
ABD hegemonyası bölgedeki başarısızlıklarına bir yenisini daha ekliyor. Ortadoğu liderlikleri giderek kurtuluş reçetesi arıyor. Her ne kadar monarşilerini koruma güdüsüyle hareket etseler de Trump gibi bir aktörün bölgeye barış getirmesinin imkansızlığını gayet iyi biliyorlar.
Bu noktada Ortadoğu'nun bir barış mimarisine gittiğini söylemek saflık olacaktır. Bölge küresel güç rekabetinin sıkıştığı atmosferde Çin'e karşı bir set haline getirilmeye zorlanıyor.
Bugün bölgede tartışılan şey barış değil maalesef. Kim kimin safında duracak sorusu gündemimizde olacak.