
Bayram deyince içimizdeki çocukluğumuz çıka gelir.
Henüz hiç kimse vefat etmemişken, henüz herkesin neşeli olduğu günlerde, şekerin, mendil arasındaki madeni harçlıkların çoğu kez de 50 kuruşların, 1 liraların parladığı günler... Tık. Tık.. tık... Çalınan kapılar, "Bayramınız kutlu olsun" diyerek el öpmeye gelen çocuklar... Bayram namazlarında denizi andıran cemaatin dalga dalga dış avluya kadar taşması... Tekbirler, selavatlar, ardından büyüklerin ellerini öpmeler, tutulan lokumlardan kibarca, usulca almalar. Saçları taranmış, bayramlıklarını giyinmiş çocukların neşesidir bayramlar... Dedelerin nenelerin oturduğu sofralar, teklifsizce gelen misafirler, el öpmeler, kolonya tutmalar, şeker tutmalar, radyolarda çalan güzel havalar... Anneannemin pişirdiği el açması börekler, babaannemin pişirdiği zeytinyağlı dolmalar, badem ezmesi, kestane şekeri... Sokaklarda patlayan mantarlar, kız kovalayanlar, atlıkarıncalar, uçan sandalyeler, elma şekerleri, pamuk şekerleri, rengarenk...
Bütün bu güzel, parlak hatırlarla gelir bayramlar... Oysa bir zamanlar size kollarını kucaklamak için açan büyüklerinizi çoktan ahirete yolcu etmişsinizdir... Akrabalar, komşular, hatta arkadaşlar bile, seyrelmiştir artık... Hayat, seyrelmiştir. Kalbinizdedir artık pek çok şey. Sonra, sokaklar bile bir başkadır, ortadan kalkmış ıhlamurlar, defneler, akasyalar derken, ne ağaçlar, ne de insanlar çocukluğunuzdaki gibidir. Bayramların son günü işte tüm bu yitip gidenlerin elvedası gibidir. Kuzguncuk'ta soğuğa kapılınca çiçeklerini birden döküp ağlayıveren erguvanlar gibi, ağlayacağınız gelir artık bayramlarda... İnsan kaç yaşında olursa olsun özler annesini çünkü. Hele bayram günlerinde.
Bayramın son günü, yaprakları balkonumuza erişen ceviz ağacının yapraklarını yüzüne gözüne sürerken görmüştüm de babaannemi... Beni görünce açıklama yapma gereği hissetmişti, "ceviz ağaçlarının yapraklarında anne hasreti kokar, annemi özledim bu bayramın son gününde...' demişti. Babaannemin annesini özlediğini işitmek inanılmazdı o yaşlarda, onun da bir annesi mi vardı yani, o hüda-i nabit bir babaanne olarak doğmamış mıydı, hep bu yaşta değil miydi? Gözlerinden yaşlar süzülüyordu. "Bak..." demişti. Eliyle radyoda çalan "Dağlar, dağlar viran dağlar" türküsünü işaret ederek... "Bu bizim türkümüzdür, bayramların son gününde rahmetli olmuş annemizi, babamızı, kardeşlerimizi yad ederiz. Babaannem bu türküyü "Dayler dayler, viran dayler...' diye söylerdi ince sesiyle...
Bayramlar, vefat etmişlerimize okunan hatimler, elhamlar, ihlaslardır... Bir işittiğimize göre; Bayram günlerinde berzah kapıları açılırmış, kabirdekiler de bizleri görebilirmiş... Bayramların son günü, yüzünü gösterme günüdür, ziyarettir işte bu yüzden...
Belki de Hacc'a gitmişsinizdir... Dünyanın en güzel yolculuğuna... Ve son tavafınızı dönerken, bir yandan "Buyur Allah'ım' deyip gözyaşı dökersiniz bir yandan da Müslümanlığın size ne büyük bir aile ikram ettiğini düşünürsünüz. Milyonlarca Hacı ile birlikte oturup kalkmanın, aynı ritüellere tabi olmanın, benzeşmenin, sizin kardeşlik bilincinizi, aidiyet şuurunuzu nasıl da artırdığını fark edersiniz. Misafir olarak geldiğiniz bu büyük, bu en büyük Hane'den ayrılırken, artık kalbiniz de genişlemiştir, Ümmet kalbinizin atar damarı haline gelmiştir. Bayramların son günü yine de gurbet kokar. Bayramların son günü şehitlerin günüdür çünkü, en güzel dualar hep en sona saklananlardır, bayramın son gününde şehitler toplanırlar duaların başına. Sonra son gün, kurbanların günüdür, fedailerin günüdür. Sadakaların günüdür. Kabir ziyaretlerinin günüdür. Vedaların günüdür... Her birini selamlayarak, Allah'ın evinden yine kulların evine geri dönüş günüdür.
Uçaklara, trenlere, otobüslere doluşma günüdür, bayramların son günü çocukluğunuzdan çıkıp tekrar biteviye koşuşturacağınız günlere geri dönme vaktidir.
Ahmet Haşim'in hatırlayışlara dair kaleme aldığı "tahattur' adlı şiirinde olduğu gibidir bayramların son günü...
"Gök yeşil, yer sarı, mercan dallar...
Dalmış üstündeki kuşlar ya'de...
Bize bir zevk-i tahattur kaldı,
Bu sönen, gölgelenen dünyada'...