
Sadece insanların değil, bir takım devletlerin en hayatî organlarından birisi de 'boğaz' bölgesidir.
Bu yüzden, 'Boğaz Harbi' deyimi, sadece coğrafî mekânlar için yapılan savaşlar için değil; ekonomik kıtlık veya pahalılık günlerinde, toplumları tehdit eden 'beslenme' konusunun anlatılması için de kullanılır..
Coğrafî mânada, 'Boğaz' deyince dünyadaki en önemli ve stratejik 'boğaz'ların başında İstanbul ve Çanakkale 'boğaz'ları gelse gerek.. (Merhûm) Mehmed Âkif de, 'Çanakkale Şehidlerine..' hitaben yazdığı şiirine de, 'Şu Boğaz Harbi nedir? Var mı ki dünyada eşi../ En kesif orduların yükleniyor dördü -beşi..' mısralarıyla başlar..
Ama, bugünlerde 'Boğaz Harbi' deyince dünya siyasetinde ilk akla gelenlerden birisi de 'Hürmüz Boğazı' etrafında alevlenen savaş durumudur. (Bizim mizah edebiyatımızda bir de '7 Kocalı Hürmüz' vardır, bu konuyla bir ilgisi yoksa da..)
*
Hind Okyanusu ve Umman Denizi'nin, Büyük Arab Yarımadası ile İran coğrafyası arasındaki, Hürmüz mıntıkasından geçip -Karadeniz'in yaklaşık yarısı kadar büyüklükte- Basra'ya kadar uzantısı olan Körfez bölgesinde tutuşan alevlerle, bütün Ortadoğu'yu kaplayabilecek bir yangın söz konusu..
Bilindiği üzere, Türkiye'de ve Irak'ta 'Basra Körfezi' diye anılan coğrafî mıntıka, İran'da 'Halic-i Fars' ve Arab rejimlerinde ise, 'Halic-i Arab' diye anılan ve isimlendirmesinde ihtilafların henüz de giderilemediği bir bölge..
1987-88'lerde, İran'dan bir heyet Libya'ya gittiğinde, orada, Muammer Gaddafî'nin huzurunda yapılan resmî görüşmelerde, 'Halic-i Fars' diye bir isimlendirme geçince, Gaddafî hemen yüksek sesle itiraz eder ve 'Halic-i Fars (Fars Körfezi) değil, 'Halic-i Arab..' (Arab Körfezi) diyeceksiniz..' der ve ortalıkta buz gibi bir hava hâkim olur..
*
İran heyeti Libya'dan dönüşte, gezileriyle ilgili olarak İslam İnkılabı'nın lideri İmam Rûhullah Khomeynî'ye tekmil verirken, Gaddafî'nin tepkisini de aktarırlar. Rûhullah Khomeynî, canlı olarak tv. ekranlarından bütün ülke çapında yayınlanan o görüşmede, hemen ânında ilginç bir 'çözüm' buluverir ve 'Mâdem ki, hassasiyet söz konusu, orası, bütün sahilleriyle, Müslüman halklar tarafından çevrili olduğuna göre, bu Körfez'e 'Halic-i İslam /İslam Körfezi' denilsin..' demiş ve bu sözler de 'tekbir' sadâlarıyla teyid olunmuştu.
Ama, bu konu ilk anda, bazı haritalarda hemen o şekilde 'Halic-i İslam' isimlendirmesi yazıldıysa da; bu konu daha sonra tavsatıldı ve böylece İmam Khomeynî bile zımnen sansürlenmişti.. Bu konunun, devletlerin veya halkların bölgeci, coğrafyacı veya kavmiyetçi hassasiyetlerinin devreye beklenmeyen şekilde nasıl girebildiği açısından önemli olduğu, izahtan varestedir.
*
Evet, 'Hürmüz Boğazı' etrafında gelişen buhranın, yarınlarda, Kızıl Deniz'in Hind Okyanusu'na kavuştuğu yerin iki tarafında bulunan Yemen ile Doğu Afrika ülkesi olan Cibuti arasındaki 'Bâb'ul-Mendeb Boğazı'na da sıçrayabileceği ihtimali giderek güçleniyor..
Daha birkaç ay öncesine kadar, İran'la BAE sahilleri arasında sakin bir şekilde uluslararası deniz trafiğine açık olan Hürmüz Boğazı'nın şimdi birden bire Amerikan emperyalizminin insanlığa hizmet etmek (!) adına, 15 bin km. ötelerden gelip Hürmüz'ün kontrolü üzerinde söz sahibi olduğunu söylemesinin mantığı üzerindeki suskunluk; evet, asıl tehlikeyi işaret etmektedir.
Trump', Hürmüz'e müdahalelerinin gerekçesi olarak, 'insanlığın hayatî ihtiyaç ve menfaatlerinin karşılanması'nı belirtiyor..
Bu mantığa karşı, başkaları da, insanlığın ihtiyaçlarını karşılamak adına savaş gemilerini New York Körfezi'ne sokmak istese, Trump, buna ne diyecektir? İşbu Trump Efendi, dün gece, İran'a yeniden saldırırken yaptığı açıklamada, 'İran'ı deliler yönetiyor..' diyordu; sanki kendisi başka bir şey imiş gibi..
Böyleyken, bırakalım Trump'ı ; bizdeki bir çok yorumcular ekranlardan öyle tuhaf yorumlar yapıyorlar ki, 'İran şöyle yapmalı, böyle yapmalı veya yapmamalı..' gibi ahkâm kesmelerle akıl vermeye kalkışmazlar mı?
Ne kadar hümanist bir yaklaşım değil mi?,
Aynı yorumcular, İstanbul ve Çanakkale Boğazları'ndan emperyalist güçlerin savaş gemilerinin, Türkiye'nin hiç bir kontrolü olmaksızın geçmelerini kabul edebilirler mi?
(Bu vesileyle şu hususu da açıklığa kavuşturmak gerekiyor: İstanbul ve Çanakkale Boğazları'ndan, bugün de gelişi-güzel geçiş yoktur.. Bu 'Boğaz'lardan gemilerini geçirecek ülkeler, önceden bilgi ve yükleri hakkında bilgi veririler ve Türkiye gerekli görürse, kontrol de yapabilir.. Savaş gemileri konusunda daha farklı uygulamalar da vardır ve savaş zamanında Türkiye, kendisi de savaşta ise, düşman tarafın savaş gemilerine geçiş izni vermemek yetkisini de haizdir; '1936- Montreux (Montrö) Andlaşması'yla..)
Bu vesileyle hatırlayalım.. İkinci Dünya Savaşı, dünyanın irili-ufaklı da nice devletlerini de kendi ateş hattının içine alırken, Türkiye, silahlı tarafsızlık ilan etmişti..
'Silahlı tarafsızlık'tan maksad şu idi: Yani, 'Silahım var, amma, savaşan taraflardan hiç birinin yanında veya karşısında değilim ve saldıran olursa karşılığını veririm..' mânasında..
Bu 'silahlı tarafsızlık' siyasetinden dolayı, İsmet Paşa sonraları çok suçlandı, ama, Türkiye'nin askerî ve sosyo-ekonomik durumunu bildiğinden, savaşa girmemek kararını verirken, elbette rahat değildi, ama, başka çaresi de yoktu, herhalde...
Ama, İkinci Dünya Savaşı sonunda Ege'deki 12 Ada, savaşın galipleri tarafından Yunanistan'a bırakılınca; bakışlar daha bir değişti..
Halbuki, Osmanlı Devleti bu 12 Ada'yı , Ekim-1912'de, Balkan Savaşı'ndan ağır bir yenilgiyle çıkarken Uşi Andlaşması'yla İtalya'ya bırakmıştı.. İtalya da, bu adaları bir gün bırakmak zorunda kalırlarsa, yine Osmanlı'ya iade edecekti.
2. Dünya Savaşı'ndan sonra ise, savaşın mağlupları tarafında yer alan İtalya, 12 Ada'yı Türkiye'ye iade etmenin yollarını ararken; savaşın galipleri olan Müttefik Devletler, 'silahlı tarafsızlık' ilan edip savaş içinde yer almamış olan Türkiye yerine, savaşta kendi yanlarında yer alan Yunanistan'a sunmuşlar ve Ege'deki sadece '12 Ada' değil, irili-ufaklı, hattâ bazıları bir kocaman kayadan ibaret olan ve haritada gösterilemeyecek kadar yüzlerce küçücük adalar da elden çıkmış ve Yunanistan, onlara zahmetsizce sahip oluvermişti.
Türkiye ise, katılmadığı savaşın ganimet dağıtımından pay kapmaya kalkışacak durumda değildi.
Ortadoğu'da savaş alevleri yükselirken, Yunanistan, Güney Kıbrıs Rum Yönetimi, İsrail ve Fransa kendi lehlerine düzeltilecek daha başka entrikaları da planlıyor ve hazırlıyorlar..
Bu konuya da şimdilik bu kadarca değinmek yeterli olsa gerek..)
*