

"Hadi gözün aydın, CHP'nin aldığı S400'lerden kurtuluyormuşsunuz!" diye mesaj yazıyor.
Hani inceden ironi yapıp, kendince laf sokuyor.
Şimdi mesajı gönderen CHP trolü olsa gülüp geçeceksin ancak yıllarca birlikte çalıştığımız, gazetecilik duayeni olarak gördüğümüz, sonra emekli olup giden bir dosttan gelince insan "Yav bu İzmir'in havasında suyunda bir şey mi var?" diye sormadan edemiyor. Zira Türkiye'nin Rus yapımı S400 hava savunma sistemlerini hangi şartlarda aldığını en iyi o biliyor... 15 Temmuz FETÖ'cü darbe girişimi dahil yaşanan süreci hep birlikte takip ettik.
Unutanlar için ben bir hatırlatma yapayım...
FETÖ'cü teröristler milletin uçaklarıyla Meclis'i, Cumhurbaşkanlığı Külliyesi'ni, MİT'i, Emniyeti hedef alıyor. Biz de uçağa, helikoptere kurşun atıyorduk... Zira hava savunma sistemlerimiz yoktu... Üstüne ismi lazım olmayan ülkeler NATO müttefiki olduğumuz halde kendi Patriotlarını da alıp gitti.
ABD'den Patriot, Avrupa'dan SAMP-T istedik vermediler... Hatta bir ara Çin'e kadar gittik, füze aradık... Neyse bu süreçte Irak'ta, Suriye'de, Lübnan'da, İran'da yaşananlar ortada... ABD'nin müttefiki olan Katar'ı bile vuran bir İsrail var karşımızda...
15 Temmuz darbesinde kuklaları millet bertaraf etti belki ama kuklacılar hala ayaktaydı...
Ve Cumhurbaşkanı Erdoğan, bir karar vermek zorunda kaldı. Ya hava savunma sistemimiz olmayacak ya da Rusya'dan S400 füzeleri alınacaktı... NATO'culara, Batı'cılara rağmen de Erdoğan, Tam Bağımsız Türkiye'nin gereğini yaptı. Füzeleri aldı... Üstelik de CHP'nin, İyi Parti'nin tüm karşı duruş ve eleştirilerine rağmen...
Peki ne değişti de şimdi Türkiye S400 füzelerini üçüncü ülkeye yolluyor...
Aslında cevap hepimizin gözü önünde cereyan etti, ediyor... NATO 3.0 bir anlamda Türkiye 3.0 oldu.
ABD Başkanı Trump'ın mesajlarını hep birlikte izledik... Türkiye "Trump Zamanı" denilen bu dönemi fırsata çevirmek istiyor. Ayrıca Avrupa'da belirgin bir bakış açısı değişimi var. NATO Zirve bildirisindeki kısıtlamaların kaldırılması, iş birliğinin artırılması yönündeki beyanlar çok kıymetliydi... Üstüne Cumhurbaşkanı Erdoğan, müttefik ülkelere Çelik Kubbe'yi anlattı... 24 milyar dolar daha ek yatırım yapılacağını söyledi. Hemen arkasından Aselsan ve Roketsan ile 1,47 milyar avro değerinde ek seri üretim sözleşmesi imzaladı; bu sözleşme, devam eden HİSAR-A ve HİSAR-O hava savunma sistemleri projelerini genişletiyor.
Siper Blok-2 füzelerimiz Patriotların seviyesine çok ama çok yaklaştı... Yani Türkiye kendi göbeğini kendisi kesecek duruma geldiği gibi ihracatının yüzde 56'sını yaptığı NATO müttefiklerinin savunması için de büyük bir potansiyeli olduğunu ortaya koydu, koyuyor...
Bu süreçte Türkiye'nin Kremlin yönetimini ikna etmesi bile başlı başına büyük bir başarı olarak görünüyor...
Bu tür ulusal güvenlik meselelerinde espri, kafa yapmak, tatlı şakalar, laf sokmalarla Erdoğan'a vurmaya çalışmak bana göre biraz maksadını aşıyor. Bu biraz şuna benziyor. Türkiye F-35 savaş uçaklarını almak istedi, engellendi... Ama aynı anda KAAN'ı da uçurmaya çalışıyoruz. Yarın bir gün KAAN uçtuğunda "O zaman niye F-35 aldınız" demek gibi bir şey değil mi acaba?
Zira yaşananları hep birlikte yaşadık...
Takdir milletin elbette...

ZİHİN YAKAN GAZETECİLİK
Resmen zeytinyağı, teflon tava gibiler...
Her zaman haklılar, hep en doğruyu biliyorlar...
Her şartta zeytinyağı gibi suyun üstüne çıkıyorlar.
Teflon tava gibi üzerlerine hiçbir şey yapışmıyor...
Bu satırları neden yazdığımı düşünüyorsunuz. Hemen cevabı vereyim.
CHP'li Gazeteci Nevşin Mengü'nün yayınını izledim... Dediğine göre, TUSAŞ'taki mühendisler yanına gelmiş ve "Bu yaptıklarımıza en yakınımızdaki isimler dahi inanmıyor, siz anlatırsanız belki inanırlar" diye bir diyalog geçmiş aralarında...
Nevşin Mengü de bu durumu bizim mahallenin yayıncılık anlayışına bağlıyor. Ve diyor ki; "Yapılanları o kadar çok anlatıp övdüler ki, muhalifler bunlara inanmaz oldu"
İşte tam zihin yakan gazetecilik anlayışı bu...
Şimdi çuvaldızı bu mahalleye batırırken iğneyi de kendi mahallesine batırsa yine sineye çekelim...
Ancak kısa bir hatırlatma yapayım isterseniz.
Gemilerimizde kullandığımız deniz topu ile "Tenis topudur o" diye dalga geçenler, SİHA için "Markette satılıyor" diyenler, KIZILELMA için "Beşe on profil üstünde duruyor. Maket" diye küçümseyenler TOGG için "Sanayide bile bunu yaparlar fabrika nerede? Fabrika" diye yayın yapanlar hatta "İtalya'dan getiriliyor. Tünellerle içeriye sokuluyor" diyenler. KAAN için "Uçmaz bu, motoru yok, tekerine motor takmışlar, tar tar gidiyor" küçümsemesinde bulunanlar bunların kendi mahallesi değil miydi?
Şimdi bir meselenin altını net olarak çizelim.
Biz en azından inandığımız için tam bağımsız Türkiye mücadelesinin bir parçası olma adına gazetecilik yapıyoruz. Ya siz?
Şaban Sevinç'e "Saraçhane Bülbülü" lakabını takan bu mahalle mi?
Daha geçen gün, CHP'nin İletişim Koordinatörü Ali Haydar Fırat, CHP medyasına, gazetecilere, trollere bir milyar liraya yakın bir paranın partinin kasasından ödendiğini açıkladı... Bu buzdağının görünen yüzü bile olabilir. Örtülü ödemeler olup olmadığı da yine bu süreçte sorgulanacaktır...

Bu çarpık gazetecilik anlayışına bir örnek de CHP medyasının amiral gemisi diyebileceğimiz Cumhuriyet Gazetesi'nden vereyim isterseniz...
Suriye Cumhurbaşkanı Ahmet Eş Şara, NATO Zirvesi için Türkiye'ye geldi...
Gazete haberi manşetinde "Suriye'deki HTŞ Lideri Ahmet Şara Ankara'ya geldi" diye veriyor... Yani Cumhuriyet gazetesi diyor ki "Şara, BM'de kabul görmüş, kürsüye çıkmış. Dünya onu meşru Suriye Cumhurbaşkanı olarak tanımış, NATO zirvesine gelmiş, Erdoğan ve Trump'la görüşmüş bize fark etmez. O HTŞ lideridir..." Yani bir başka deyişle bizim gözümüzde "Teröristtir" diyor...
İşte mezhepçi, ideolojik sapkınlık içindeki bakış açısıyla yapılan gazetecilik de ancak bu kadar oluyor. Mesele şu, bu gazeteleri okuyan, televizyonları izleyen, gazetecileri dinleyen CHP kitlesi de TOGG'un fabrikası olmadığına, Türkiye'nin SİHA üretemediğine inanıyor. Hatta Avrasya Tüneli'ni İmamoğlu'nun yaptığına dahi inandırılabiliyor... Ne diyelim Rabbim memleketi bu kafa yakan gazetecilik anlayışından korusun...

BİR CİSİM YAKLAŞIYOR
NATO Zirvesi'nin hemen ardından Lübnan Başbakanı Nevvaf Selam'ın İstanbul'a gelip Cumhurbaşkanı Erdoğan tarafından kabul edilmesi dikkat çekici bir gelişmeydi...
Zira bu görüşmeden önce Suriye Cumhurbaşkanı Şara hem Cumhurbaşkanı Erdoğan hem de ABD Başkanı Trump ile görüşmeler yaptı... Kurmay heyetlerle bir araya geldi...
İsrail'in Lübnan'daki işgali ve soykırım saldırıları artık herkesi canından bezdirmiş vaziyette...
Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın NATO Liderler Zirvesi açış konuşmasında söylediklerini buraya not düşelim... "Orta Doğu'da kalıcı barış anahtarının iki devletli çözüm olduğunu düşünüyoruz. Bir kez daha vurguluyorum. Özellikle Gazze ve Lübnan'da sükunetin sağlanması için hepimize görev düştüğünü ifade etmek istiyorum."
Sanki bir cisim yaklaşıyor gibi bakalım neler olacak?