Sibel ERASLAN
Sibel ERASLAN
sibeleraslan@star.com.tr
Tüm Yazıları

“Yorgunluk toplumu”...

Üniversite sınavına geciktiği için alınmayan öğrencileri görünce hem çok hayret ettik hepimiz, hem de üzüldük, birkaç yıllık emeğin odaklandığı sınav gününün kaçırılması büyük talihsizlik... Lakin işin içinde sorumsuzluk hatta bir tür bezginlik, yorgunluk, vaz geçmişlik de var gibi geliyor bana...

'Yorgunluk toplumu' olmak; çağımızın en çok atıf yapılan düşünürlerinden Byung Chul Han'ın üzerinde durduğu bir kavramdır bu, çağımızın insanı için olup bitenler, dışarıdan çok içerdedir çünkü... 'Her çağın kendine göre hastalıkları vardır" der Han... Geçtiğimiz yüzyılın modernizmine ait ritimleri gereği daha disipliner ve hatta otoriter oluşu gibi, dikta rejimlerini, ırkçılık sonuçlarını doğurması gibi...

Oysa günümüzde modern sonrası toplumların karşılaştığı zorluklar, dışarıdan gelen basınçlardan çok, bireyin kendi içindeki çalkalanmalardan kaynaklanmaktadır. Çokça duyduğumuz dikkat eksikliği, tükenmişlik sendromu, gayesizlik, amaçsızlık gibi zorlu sonuçlar, çağımızın patolojileridir. Ki, sınav salonuna bile vaktinde ulaşamayan gençlerin ruh halini anlatacak kavramlar bunlar...

Bu arada; yalnızlık çağımızın bambaşka ve derin başka bir sorunu. En yüksek teknolojileri hayatımıza sunan teknolojik devrimler, belki pek çok işi aynı anda ve hızlıca yapabilme şansını verdi bize... Ama yalnızlıklarımız da derinleştikçe derinleşti... Uzmanlık, çoğu kez bireysel yalnızlığa, çok çalışarak tahammül etmeyle gelişiyor, ekiple, takımla çalışsak bile, o kıvama gelinceye kadarki süreç yalıtılmış bir yalnızlığı icap ettiriyor. Bununla birlikte, günlük yaşamda giderek kendi kendimize yetmek, bizi toplum içinde olduğumuz halde, toplum dışı (asosyal) konuma itiyor...

Aslında iletişimin en yüksek olduğu bir çağda bu kadar iletişimsizlik, bu kadar yalnızlık da olur mu diyor insan... Bir araştırmada okuduğuma göre; 7.6 milyar insanın yaşadığı dünyamızda, 5 milyar kişi mobil telefon kullanıyormuş. 3.8 milyar kişi internet bağlantısını aktif olarak kullanırken, 2.8 milyar kişi sosyal medya kullanıcısı imiş... Ülkemizdeki 81 milyon kişinin 49 milyonu aktif anlamda internet ve aynı zamanda sosyal medya kullanıcısı imiş...

Peki bu kadar yüksek iletişim varken, niçin hala anlaşamıyoruz? Bu kadar çok iletişim varken, niçin bu kadar çok anlaşmazlık, şiddet, ihanet, ayrılık var hayatlarımızda? Yoksa, sanal alemdeki yeni nesil iletişim, gizli bir yalnızlığı mı dayatıyor bize? Yakınlarına, çevrene bakma, sadece bana bak diyen bir mobil telefon ekranı, hepimizi esir almış durumda...

Yalnızlık ve aşırı bireyselleşme; sadece entelektüel faaliyetlerin değil, asrımızın dijitalleşmiş zamanlarının genel olarak yaşadığı patolojisi haline dönüşmüş durumda ne yazık ki. Hatta bazı hastanelerin, bazı tıp fakültelerinin bu dijital bağımlılık yaratan hastalıklarla ilgili terapi ve tedavi yöntemleri geliştirmekte olduğunu da öğrendim...

Dijitalleşmenin yol açtığı bu sert tekilleşmede, gerçek hayata karşı isteksizlik, duyarsızlık, hakikatten kopukluk, hayatın içindeki gerçeklere tahammül edememe, sanal alemin adeta narkotik rüyaları andıran konforlu ama kurguya dayalı alternatiflerini, gerçek hayata tercih etme, bağımlılaşma gibi ciddi sonuçlar da var...

Psikiyatrist Dr. Gözde Gündoğdu Meydaneri; 'Sosyal medya kullanım amaçlarını kişilere sorduğumuzda genelde yakın çevre, aile ve dostlar ile iletişim içerisinde kalmak ve görünür olmak gibi cevaplar alıyoruz. Ama bu durum çoğu zaman yalancı-sahte dijital kimlikler oluşmasına neden olup kişilerin hayatlarını olumsuz anlamda etkilemektedir' diyor. Sosyal medya kullanımlarında en sık rastlanan meselelerin başında, sanal ortamın verdiği bağımsızlık ve kontrolsüzlük sebebiyle, kişinin gerçekler ile yüzleşmekten kaçınması, olduğu yer ile olmak istediği yer arasındaki feci uçurum ve buna bağlı olarak kişilik bölünmesi gibi hadiseler geliyormuş...

Aslında evli olan bir bireyin, eşi tarafından yeterince onaylanmadığını hissettiğinde, bu onaylanmayı sanal alemde aramaya kalkmasında olduğu gibi, derinlerinde beğenilmeme ve incinmişlik yatan bir saplantıya dönüşüyor mesela. Veya sosyal medyada takipçi sayısı, beğeni ve onay sayısı, neredeyse yaşam idealine dönüşüyor. Takip edilmeme veya görülmeme, kırmızı kalp alamama, mutsuzluk kaynağı olabiliyor.

Bazı kliniklerde, dijital bağımlılıkla mücadele, tıpkı uyuşturucu bağımlılığıyla mücadeleye benzer şekilde, insan sağlığını tehdit edecek bir sorun olarak teşhis edilip, tedavi yollarına gidiliyor. Konuştuğum psikiyatristler, en iyi ilacın, gerçeklerle yüzleşme, gerçek arkadaşlıklar, toplumsal çalışmalar, yeni uğraşılar, sanat ve spor hobileri olduğunu söylüyor...

İnsan, ipincecik katmanlarla, biricik bir kıvamda yaratılmış. Kur'an-ı Kerim buna ''ahsen-i takvim' diyor, en güzel kıvam yani... Ruhu tüy kadar hafif, nazenin bir kristal kadar kırılgan... Unutkan, iradesi zayıf, kibirli, hırslı olabileceği gibi, erdemli, mütevazi, mütebessim, sorumluluk duygusu taşıyan, çevresine saygılı, hukuku haddi aşmayan bir kıvamda da olabilir. Biz, özümüzdeki güzelliği keşfedip ortaya çıkartmakta birbirimize yardımcı olmalıyız aslında...