Halime KÖKCE
Halime KÖKCE
hkokce@stargazete.com
Yazarın Sayfası
Dinle

Bir sınıf sorunu ve nefret imgesi olarak “başörtüsü”

Önceki gün İstanbul Nişantaşı'nda bir kadına, başörtülü olduğu için hakaret edildi ve fiziki saldırıda bulunuldu. "Sizin gibileri buralarda istemiyoruz, Gaziosmanpaşa'ya gidin" denilerek başörtülü kadın darp edildi. "Sizin gibiler"den kasıt başörtülü oluşuydu. Saldırganın gözünde Nişantaşı, İstanbul'un seküler-elit kesimine layık bir yerdi. Gaziosmanpaşa ise başörtülülerin yaşamasına, parklarında dolaşmasına daha uygun varoş bir muhitti.

Saldırıya uğrayan genç kadın, üniversitede araştırma görevlisi bir mimar, Neşe Nur Akkaya. Saldırganın gözünde Nişantaşı'nda bulunmayı hak etmemesinin sebebi tam da bu özellikleri. Şayet bugünlerin çok izlenen Fatma filmindeki temizlikçi karakter ya da Bir Başkadır filmindeki Meryem olsaydı, yani varoşta yaşayıp seküler elitlerin hizmetini görmek için Nişantaşı'nda bulunsaydı bu saldırıya uğramayacaktı. Çünkü haddini bilen bir başörtülü olarak o zaman yok sayılabilir, görmezden gelinebilirdi.

Evin müştemilatında, kapıcı dairesinde, mutfağında, başörtülü birinin dolanmasından rahatsızlık duymazlardı. Hatta bu işlerde başörtülülerin olması daha da makbuldü. Çünkü başörtüsü aynı zamanda sınıfsal bir farka işaret ediyor.

Ezikleyebildiğin, acıyabildiğin, merhamet edebildiğin, hakir görebildiğin, azarlayabildiğin, iyilik yapıp kendini tatmin ettiğin müddetçe yanında yörende bir başörtülünün bulunmasında sıkıntı yok.

Eski Yeşilçam filmlerinde bolca tanık olduğumuz bu ikili karşıtlık, Türkiye'nin modernleşme serüvenini de en dolayımsız anlatan simgedir.

28 Şubat bin yıl sürseydi, Türkiye modernleşme sürecini tamamlayabilecekti ve bugün artık başörtüsü diye bir sorunumuz kalmamış olacaktı.

Son Mohikanlar gibi son başörtülüler de bizler olacaktık; 28 Şubat sürecinde okullarından atılmış, meslekleri ellerinden alınmış kadınlar...

Ama öyle olmadı, olmazdı da zaten, olamazdı!

O dönem başörtülülerin eğitim haklarını savunup hatta bunun üzerinden demokratlık kariyer yapanlar da oldu.

Koruyup kollanıyorduk, himaye görüyorduk; mücadelemize destek veren çok sayıda sol-seküler-liberal aydın-aktivist vardı. Sonra yüzümüze vurdular. Meğer bir kısmı, "İstikrar senin neyine Vesayet" diye ünleyen CHP'li Necla Arat, Canan Arıtman, Nur Sertergillerin sadece bir üst sürümüymüş.

Hani onlar diyordu ya, "Yanımızdan başları dik bir şekilde geçişlerini hazmedemiyorum."

Eski model CHP'li teyzeler diye bellediğimiz bu kafa, bugün artık daha genç bedenlerde karşımıza çıkıyor. Nişantaşı'nda Neşe Nur Akkaya'ya nefretle saldıran genç adam inanın Kemal Alemdaroğlu'ndan, Kemal Gürüzlerden, Canan Arıtmanlardan, üniversitelere "ikna odaları" kuran Nur Serter'den daha tehlikeli.

Çünkü artık kadınlar başörtülü olup olmadıklarına bakılmaksızın her mesleği yapabiliyor, bir zamanlar akla bile getirilemeyen üniformalı meslekleri dahi icra edebiliyorlar.

Pilot, polis, hakim, avukat, milletvekili, büyükelçi olabiliyorlar.

Ve bu belli bir kesimi deli ediyor.

Eskiden acıyarak, yok sayarak, hakir görerek baktıkları başörtülülerden artık nefret ediyorlar.

İslamofobi yalnızca Avrupa'da yaşayan Müslümanların bir sorunu değil inanın. Türkiye'de de kol geziyor.

Ve Kanada'da Müslüman bir ailenin üstüne kamyon süren ve 9 yaşındaki bir çocuk hariç tüm aileyi yok eden İslam düşmanı saldırgan gibi saldırganların çıkmayacağının garantisi yok. Bugün sırf başörtülü olduğu için bir kadına yumrukla, termosla saldırılabiliyorsa yarın daha beterinin olabileceğini düşünmek durumundayız.

Hele de CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu, iktidarı hedef alarak "Selamı sabahı kesin, sofralarına oturmayın" diyebiliyorsa bu ihtimali çok daha fazla ciddiye almalıyız.

Kılıçdaroğlu nefret ektiğinin, nefret suçunu meşru hale getirdiğinin farkında olmayabilir mi?

Hiç sanmam.

O halde yapılması gereken, bu ülkeyi karanlığa çekmek isteyenlere inat sağduyuyla, akli selimle hareket etmek.

Nefretlerini onlara yansıtmak değil, nefret suçu işleyenlere ışık tutmak.